Yazının, özellikle şiirin kendine ait bir tutarlılığı olduğunu unutmamak gerekir. Bu günümüzde modern dediğimiz her şiirin kendine ait bir bilinçle oluştuğunu, artık bir organizmanın parçasına ait olduğuna dair pek çok görüşün olduğunu da unutmamak gerekir. Bu organizma Türkçemizi harekete geçiren organizmadır. İkinci Dünya Savaşında ve sonrasında Modern zamanlarda bir makineleşme saldırısı altında eski diye bilinen şiirden gittikçe koptuğu kendine ait bir yapı geliştirdiği de düşünülebilir mi şiirin, yazının?
Şiir okuyamamak, belirli düzlemde bilimin de gerisinde kalmaktır; bilimin gerisinde kalmaktır çünkü yazı, var olduğu dil, biliminde dilidir. Tabiatıyla bu her şiir için geçerli değildir, Modern zamanlardan bahsediyorum. SSCB’de kimi şairler bu bilimsel bağın organik olmadığını iddia etmişler, dilin kendine ait bir çerçevesi olduğuna dair bir kabul oluşturmaya çalışmışlardır. Hatta yalnız sese ve görsel şiire de varmışlardır. Nazım Hikmet’de bu görüşe de sahip çıkmıştır, bu şiire benzer şiirler yazmıştır. Kimiyse Modern şiirin tamamen saçmalık olduğunu iddia etmiştir, gelenekle gelen şiirdir yalnız, hece, divan ölçüsü…
Şiir ve düzyazının birbirine çok yakın olması onun şiire benzeyen bir kuralsızlar bütününe dönüşmesine de neden olmuştur, sonuçta ağzına geleni söylemenin de şiir olduğunu iddia edenler vardır. İler tutar bir biçem pek de kolay değildir. Bilimsel yapı nasıl ki kendinden önce gelenleri tamamlayıcı ve yeni bir biçem -belki de- geliştirmekle nasıl mecburiyeti varsa, yazının yeni bir söylemin de gelişmesi ölesiye gereklidir. Bir bilim adamı nasıl ki kendinden önce gelenleri bilmek zorundaysa onların yaptığı işe katkı sağlamak zorundaysa, bir şairde bu bilince ulaşmak zorundadır. Benim artık şiir dilinden çok bir müzik diline yakın olmam beceriksizliğim olarak görülebilir. Bunun kararına nasıl oldu da ben vardıysam, bu kararın iler tutar olması da başkalarının yaptığım katkıya varsa bir bilim/eleştiri dili üzerinden yanıt vermesi uygun olacaktır. Özetle onun/ o eleştiriyi yapanın bireysel fikri; yazılan neyse sevip sevmediğini söylemesi tamamen kişisel fikridir. İlkesel duruş sevip sevmemek üzerine şekil almaz.
Modern zamanlarda bu denli çetrefilli yolların olmasının pek çok nedeni vardır elbette. Çetrefilli yollardan geçmeden yazının, bilimin diline ulaşmak olasılık dahilinde değildir. Liseye giderken Orhan Veli şiirini çalıp ben yazdım hocam diyen birinin kendini küçük düşürmesi bu birleşik yapıyı elbette zedelemez. Her zaman senden daha bilgili biri olacaktır. Yazının dili bilimin dili değildir elbette, fakat iyi bir yazar olmak için fikir yürütebilmek için dili iyice kavramış olmak gerekmektedir.
Kimi insanlar vardır, gittikçe azalsa da Türkçeye karşı içten, samimi ilgileri onların ne dediğini anlamamızı kolaylaştırır, İnternette gördüğümüz gittikçe saçmalaşan bir biçemle Türkçe üzerinde düşünmemek en çok annelerin hatasıdır. Anneler çocuklarına öğrettikleri dil konusunda özeni elden bırakmamalıdır, eğer bugün şiir okunmuyor, kitap okunmuyorsa bunda en çok annelerin hataları vardır, ana dili denen biçem anneyle gelişir, kimseyi suçlayacak fikrim yok, yalnızca bir kadın artık kitaptan ve şiirden çok uzaklardaysa, eskiden de böyleydi, o ülkede zaten pek çok şey kayıptır. İlkelerin olduğu yerde dil, şiir, felsefe yoksa zaten adımız çoktan kayıplar listesindedir. Şiirden kaçıp kaçıp artık kaç kişi bilime, felsefeye sarılıyor, ya da böyle bir yapıdan yetişen kaç kişi vardı artık zerre merak etmiyorum. Sonuçta ilkeleri var eden de şiirdir, sözdür, sözcüklerdir..! Şiir ve rezalet bir arada çok olmuştur fakat, hâlâ da vardır. İnsanların utandığı yerde mi başlar şiir? Yukarıda bir yerde değindim.