|
Yaşadığımız çağda teknolojinin hızla ilerlediği; buna karşılık insanların birbirine ve devlete duyduğu güvenin zayıfladığı bir dönemdir. Dünyanın birçok yerinde yükselen radikal akımlar genellikle siyaset ya da din üzerinden açıklanır. Oysa asıl sorun daha basittir: İnsanlar kendilerini bu düzenin içinde güvende ve değerli hissetmemektedir.
Radikalleşme çoğu zaman büyük ideolojilerden değil, küçük ama biriken duygulardan beslenir. Görülmeme, aşağılanma, dışlanma ve öfke… Devletin dili sertleştikçe, güvenlik önlemleri arttıkça ve vatandaş yalnızca kontrol edilmesi gereken biri olarak algılandıkça bu duygular derinleşir. Devlet büyür, kurallar çoğalır; fakat toplum daralır. İnsanlar hukuken oradadır, ama zihnen ve duygusal olarak uzaklaşmıştır.
Bu tablo bize şunu göstermektedir:
Günümüz devletleri için en büyük tehdit, dış düşmanlar değil; içeride anlamını yitirmiş yurttaşlıktır. İnsanlar bir devlete artık mecbur oldukları için değil, orada yaşamak istedikleri için bağlanmak ister. Radikalleşme, bu isteğin kaybolduğu yerde ortaya çıkar.
Yeni Devlet Anlayışı Nasıl Olmalıdır
Yeni yüzyılın devleti, vatandaşını korkutarak değil; mutlu ederek kendine bağlayabilen devlettir. Buradaki mutluluk, daha çok tüketmek ya da daha çok kazanmak değildir. Asıl mesele, onurlu yaşamak, güvende hissetmek ve sözünün karşılık bulmasıdır.
Böyle bir devlette vatandaş yalnızca oy kullanan biri değildir. Görüşü dinlenen, kararlara katkı sunan bir özne hâline gelir. Kimliği yüzünden değil, insan olduğu için değer görür. Adaletin herkese eşit uygulandığına inanır ve yarına dair umut taşıyabilir. Bu ortamda bağlılık zorla değil, kendiliğinden oluşur. Çünkü insanlar artık bu düzene katlanmak zorunda değil; bu düzeni istemektedir.
Bu yeni devlet anlayışı, kimlikleri yok saymaz; ama onları ayrıştırıcı bir siyaset malzemesi hâline de getirmez. Hakları gruplar üzerinden değil, birey üzerinden tanımlar. Hukuk yalnızca ceza veren bir mekanizma olmaktan çıkar; koruyan ve güven veren bir yapıya dönüşür. Ekonomik büyüme tek başına yeterli sayılmaz; adalet ve toplumsal huzur olmadan anlamlı görülmez.
Bu modelde devlet, vatandaşına nasıl yaşaması gerektiğini söylemez.
Onun yerine, insanların kendileri olarak yaşayabileceği bir zemin hazırlar. Aidiyet, korkudan değil; güven ve rızadan doğar. İşte bu zemin oluştuğunda, radikalleşme cazibesini yitirir ve devlet–vatandaş ilişkisi yeniden sağlam bir bağ kazanır.
|