Bundan seneler önce tez yazımı hazırlarken Peyami Safa’nın romanlarının Türk resmine etkisi var mı veya zamanın resmi Peyami Safa’nın romanlarında yer buldu mu? Sorusunu sormuştum, Sayın Hocam Zeynep Yasa Yaman’ın belirlediği bu başlıkta. Ne denli başardım bilemem ama geçenlerde TRT2’de bu başlıkla bir izlence olunca demek ki iyi kötü işe yaramış diye aklıma geldi. Hürriyet Gösteri dergisinde de yayınlanan bu tezin bir bölümünden köşe yazısında da yer vermişti Doğan Hızlan.
Peyami Safa’nın tüm romanlarını okudum, hakkında yazılan ne varsa buldum okudum, kıyıda köşede atladığım varsa da çok küçük notlardır eminim. Bunca tezi hazırlarken resim sanatından veya resim sanatıyla bağı var elbette ama bunlardan önce Milli Edebiyat dönemini anladım, bir yapıtın neden bir ülkenin temel taşı olduğunu gördüm. Dönemi anlamak isteyenler Refik Halid’den, Yakup Kadri’ye, Halide Edip’e kadar okursalar, Cumhuriyet’i başka gözle görecekler, böyle bir niyetleri yoksa da bir yapıtın milli değerler kapsamında neden klasik olduğunu anlayacaklardır.
Edebiyat tartışmaları söz konusu olduğunda, en basit görünen sorular genellikle en zor olanlardır. “Klasik neden klasiktir?” sorusu da bunlardan biri. Modern edebiyat kuramları bu sorunun etrafında dönüp durur; çünkü klasik eserler yalnızca eski oldukları için değil, kültürel bellek içinde kalıcı bir referans noktası hâline geldikleri için klasik sayılır. Fakat bu yanıt, meseleyi tam olarak çözmez. Bu kalıcılık nasıl oluşur? Kim onaylar? Hangi metin neden “temel” kabul edilir?
Kelimenin kökü Roma dönemine gider. Classicus, üst sınıfa ait, örnek alınacak, norm koyan demektir. Yani klasik eser, sıradan metin değildir; ölçü kabul edilen, dil ve biçim açısından model gösterilen eserdir. Bu anlamıyla klasik, sadece estetik bir tercih değil; aynı zamanda bir hiyerarşinin ifadesidir. Yazılı kültür geliştikçe, klasik yalnızca üslup değil, düşünce ve ahlâk düzeni açısından da merkezî konuma yerleşir.
Modern zamanlarda ise kavram biraz daha esner. Artık “klasik” dediğimiz eser, yalnızca yazıldığı dönemin değil, sonraki çağların da ilgisini üzerinde toplamayı başaran metindir. Her yeniden okumada yeni anlamlar üretir, başka bağlamlara taşınır, kültürün belleğinde yer eder. ItaloCalvino’nun dediği gibi, klasikler hakkında sürekli bir şeyler duyarız; sonunda okuyunca bunun nedenini fark ederiz. Eser, sadece “iyi” değildir; düşünme biçimlerimizi şekillendirir.
Fakat burada kritik bir kavşak vardır: Bu eserlerin klasik olduğuna kim karar verir? Yanıt, salt edebiyatın sınırlarını aşar. Akademi, eleştirmenler, eğitim kurumları ve kültürel otoriteler bu seçimi belirler. Dolayısıyla klasikleşme süreci nötr değildir; toplumsal güç ilişkileriyle örülüdür. Bir metin klasiğe dönüşürken, aynı anda başka metinler dışarıda kalır. Kanon, yalnızca estetik değil, ideolojik bir tercihtir.
Bu durumu Türkiye Cumhuriyeti bağlamında düşündüğümüzde tablo daha da belirginleşir. Ulus-devletin kuruluş döneminde ortak bir dil, ortak bir tarih ve ortak bir edebiyat yaratma ihtiyacı, bir tür resmî kanon doğurdu. Yeni Türkçenin standardını temsil eden, modernleşme idealleriyle uyumlu, toplumu dönüştürmeyi hedefleyen yazarlar ön plana çıkarıldı. Namık Kemal’den Yakup Kadri’ye, Halide Edip’ten Reşat Nuri’ye uzanan çizgi, yalnızca edebî değeriyle değil, Cumhuriyet’in kültürel mimarisindeki rolüyle klasikleşti. Yani bizim klasiklerimiz, hem sanatsal hem de kurucu metinlerdir.
Burada Roma dönemiyle Cumhuriyet arasındaki paralellik çarpıcıdır. Her iki durumda da klasik eser, norm koyar; dilde ve düşüncede bir ölçü oluşturur. Eğitim sisteminin merkezine yerleşir, kültürün ana damarını temsil eder. “Herkesin bildiği varsayılan metin” olma hâli, klasik olmanın en güçlü göstergelerinden biridir. Fakat burada belirleyici olanı unutmamak gerekiyor, norm koyucu olmak bir tarihsel zincirin halkası olarak görülmemeli. Önemli olan bu normların klasik eserde de bir belirleyici olduğudur. Belirleyicilik yalnız bir gösterge olarak kalır, geleceğe kalıp kalmaması elbette başka kriterlerle de incelenmelidir.
Pekimodernizm bu resmin neresinde durur? Modernizm, tam da bu normlara karşı çıkarak ortaya çıkar. Klasiklerin kurduğu düzeni, merkezî dili, büyük anlatıları sorgular. Bireyin parçalı deneyimini, kırılganlığı, belirsizliği öne çıkarır. Ama paradoks şudur: Modernizmi anlayabilmek için klasiklerle ilişkiye girmek zorundayız. Çünkü modern eserlerin önemli bir bölümü, klasiklerle konuşur, onları dönüştürür, kimi zaman reddeder. Yani klasiklere sırtımızı dönmek yerine, onlarla eleştirel bir ilişki kurmamız gerekir.
Buradan şu sonuca varabiliriz: Klasik dediğimiz metin, sadece “zamanın sınavını geçmiş eser” değildir. Aynı zamanda kültürce onaylanmış, eğitimin parçası hâline gelmiş ve yeni metinleri etkileyip yönlendirebilmiş eserdir. Ama bu seçimin tarihsel ve ideolojik bir yanı olduğunu unutmamak şartıyla… Kanon sabit değildir. Her kuşak, hangi metnin klasik olduğunu yeniden tartışır. Kimi zaman dışarıda bırakılanlar geri çağrılır; kimi zaman merkezdeki eserler sorgulanır.
Şu sorular bugün hâlâ geçerlidir: Kanonu kim belirlemeli? Popüler olan bir metin klasik sayılabilir mi? Halk arasında yaygın olan ama resmî edebiyat tarihine girmeyen eserlerin kaderi ne olur? Ve en önemlisi: Klasikler bizi mi biçimlendirir, yoksa biz mi onları?
Belki de en sağlıklı tutum şudur: Klasikleri kutsal metinler gibi değil, düşünsel bir diyalog alanı olarak okumak. Onların söylediğine kulak verirken, susan taraflarını da görmek. Çünkü klasikler, bize yalnızca geçmişin değil, bugünün de aynasını tutar. Ve modernizmin serüveni, tam da bu aynayla kurduğumuz mesafede başlar. (yazının devamı gelecek)