Ahmet Kemal Tekin
Tarih : 13.01.2026


Klasikler ve Çağcıllık (2)


 

 

            İş dünyasında malum, bir yerlere gelmek için pek de artık liyakat önemli değil, özel sektörde de bu değişmez. Bundan yıllar önce bir yerde çalışırken, klasikler hakkında zerre bilgisi, eğitimi olmamasına karşın kendi biçemine, ne biçemi kendine göre klasik dayatması olan biriyle tanışmıştım, doğal olarak bu dayatma çalıştığı kurumun klasik diye gördüğü yapıtlar üzerinden şekilleniyordu. Dünya literatürüne katkısı var mı şüpheli? Önceki yazımda değindiğim milli olmak ile klasik olmak arasındaki uyumu elbette belirleyici yönleri var. Fakat şunu unutmayalım ki milli olmak başka, klasikleşmek, Dünya literatürüne girmek başka.

Bir yapıtın “klasik” olarak tanınması çoğu zaman tuhaf bir gecikmeyle gerçekleşir. Yazıldığı anda ya görmezden gelinir ya da yanlış anlaşılır; hatta kimi zaman rahatsız edici, tehlikeli ya da “aşırı” bulunur. Sonra yıllar geçer. Kuşaklar değişir. Bir gün bakılır ki o metin, artık edebiyat tarihinin merkezinde durmaktadır. Bu gecikme rastlantı değildir; estetik bir talihsizlik de değildir. Aksine, klasikleşmenin kendisi tarihsel bir süreçtir ve bu sürecin bilimsel olarak açıklanabilir nedenleri vardır.                    

Öncelikle şunu kabul etmek gerekir: Hiçbir yapıt, üretildiği tarihsel bağlamdan bağımsız değildir. Marx’ın işaret ettiği gibi, insanlar kendi tarihlerini yaparlar ama onu seçtikleri koşullar altında yapmazlar. Edebî yapıtlar da böyledir. Yazıldıkları anda, belirli bir üretim tarzının, sınıfsal ilişkilerin, ideolojik kabullerin ve söylemsel sınırların içine gömülüdürler. Bu nedenle çağdaş okur, metni çoğu zaman “olduğu gibi” değil, zaten doğal saydığı varsayımlar üzerinden okur. Metnin asıl yapısal gerilimi, tam da bu gömülülük yüzünden görünmez kalır.

Lukács’ın “tipiklik” kavramı burada açıklayıcıdır. Klasikleşen yapıt, bireysel olanı aşarak toplumsal olanı temsil eder; ancak bu temsil, kendi çağında çoğu zaman sezilemez. Çünkü temsil edilen yapı hâlâ işlemektedir. Kapitalizmin anatomisini anlatan bir roman, kapitalizmin hâlâ “doğal” kabul edildiği bir dönemde yalnızca bir hikâye gibi okunur. Üretim ilişkileri çözülmeye başladığında ise aynı metin, bir dönemin bilinç yapısını açığa çıkaran belgeye dönüşür. Klasikleşme tam da bu noktada başlar.

Bu durumu Althusser’in “aşırı belirlenim” kavramıyla okumak mümkündür. Bir yapıt ekonomik, politik, ideolojik ve estetik belirlenimlerin kesişiminde üretilir. Ancak bu belirlenimler eşzamanlı olarak ayırt edilemez. Tarihsel mesafe, bu karmaşık düğümü çözer. Yapıt, kendi çağında anlaşılmaz veya “fazla” görünürken, sonraki dönemlerde okunabilir hâle gelir. Gecikme, metnin yetersizliğinden değil; fazlalığından kaynaklanır.

Foucault’nun söylem kuramı bu noktada devreye girer. Her dönemin bir bilgi rejimi vardır ve bu rejim, neyin söylenebilir, neyin dolaşıma sokulabilir olduğunu belirler. Bazı metinler, yazıldıkları anda bu rejimin sınırlarını ihlal eder. Bu yüzden bastırılır, marjinalleştirilir ya da yanlış konumlandırılır. Zamanla söylemsel rejim değiştiğinde, metin artık tehlikeli olmaktan çıkar; arşivlenebilir, sınıflandırılabilir ve öğretilebilir hâle gelir. Devlet arşivlerindeki gizli belgelerin yıllar sonra açılmasıyla klasiklerin geç tanınması arasındaki paralellik tam da buradadır: Bilgi, ancak etkisi sönümlendiğinde nesnelleştirilebilir.

Bourdieu’nün kültürel alan kuramı ise bu sürecin kurumsal boyutunu gösterir. Edebiyat alanı, iktidar ilişkilerinden bağımsız değildir. Her dönemin meşru estetik ölçütleri vardır ve bu ölçütlere uymayan yapıtlar sembolik sermaye kazanamaz. Ancak alanın yapısı değiştikçe, daha önce dışlanan metinler merkeze taşınır. Bu, yapıtın değişmesiyle değil; alanın dönüşmesiyle ilgilidir. Klasikleşme, bireysel dehanın değil, tarihsel yeniden konumlandırmanın sonucudur.

Göstergebilimsel açıdan bakıldığında ise klasikleşme, anlamın “soğuması” ile ilişkilidir. Yeni bir yapıt anlam bakımından sıcaktır: göndermeler, ima zincirleri, bağlamsal çağrışımlar fazladır. Zaman geçtikçe bu gürültü azalır; metin, bağlamdan kısmen koparak yapısal bir gösterge sistemi gibi okunabilir hâle gelir. Bu noktada metin artık tüketilmez, çözümlenir.

Sonuçta, bir yapıtın 40–50 yıl sonra klasikleşmesi estetik bir mucize değil, tarihsel bir zorunluluktur. Klasikler zamansız oldukları için değil; ‘zamanın içinden geçebildikleri’ için de klasiktir. Onlar, kendi çağlarında henüz okunamayan metinlerdir. Okunabilir hâle gelmeleri için önce çağlarının eskimesi gerekir. Eskimekle ilintili dilsel bağlamsa mağara resimlerine dek gider, mağara resimleri eski midir? Yoksa eskil midir? İkisi arasında dünyalar kadar fark var, eskil olan hâlâ işe yarar olandır kaba Marksizme göre.

 
  YAZARIN ARŞİVİ
 
 
 
  YORUMLAR
 

 

  YORUM YAZIN
 
Adınız Soyadınız
 
Yorumunuz
 


 



ANASAYFA
MASAÜSTÜ GÖRÜNÜM
HABER ARŞİVİ


KÜNYE


İLETİŞİM

mersinpost.com.tr © Copyright 2026 Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak gösterilemeden
yayınlanamaz, kopyalanamaz, kullanılamaz.


URA MEDYA