Ahmet Kemal Tekin
Tarih : 25.02.2026


Modern Zamanlarda İç Huzur


Bir hocamız vardı; Hoca, tek Tanrı’dan ziyade işin en basit karşılığı olan mitolojideki tanrıların daha gerçekçi olduğunu söylerdi. Bunun ontolojik bir karşılık olduğunu, yani Post Hümanizm çerçevesinde incelenmesi gerektiğine dair görüş şuymuş, “Aşkın varlıklara değil, içkin güçlerin ürettiği oluş kiplerine inanıyorum.” (animalsymbolicum)

Deleuze ve Guattari’deyse bunlar “temsil rejiminin çöküşü”, hakikatin artık bir aşkın modele, özneye ya da sabit anlama referansla kurulamayacağı anlamına gelir. Temsil rejimi, dünyayı ikincil bir düzlemde, bir “aslı”nın kopyası olarak düşünür: Tanrı, idea, özne ya da anlam merkezde durur; imgeler, mitler ve bedenler bu merkezin işaretleri hâline gelir. Oysa Deleuze&Guattari, bu hiyerarşiyi dağıtarak anlamın temsil edilmediğini, üretilmiş olduğunu ileri sürer. Mitolojik figürler bu noktada sembolik göstergeler olmaktan çıkar; Dionysos ya da Apollon bir şeyi “anlatmaz”, belirli güç ilişkilerini, yoğunlukları ve oluşları fiilen işletir. Böylece mit, yorumlanacak bir metin değil, işleyen bir düzenek hâline gelir.

Bu çöküş, tanrıların ya da mitlerin geçersizleşmesi değil; tam tersine, onların temsil yükünden kurtulmasıdır. Mit artık insanın kendini anlamlandırmak için başvurduğu bir anlatı repertuvarı değil, insanı da içine alan insan-dışı güçlerle birlikte çalışan bir içkinlik alanıdır. Posthümanist kırılma tam burada belirir: özne merkezi çözülür, insan mitin faili değil, mitolojik oluşların bir bileşeni olur. Temsilin yerini oluşun almasıyla birlikte etik de normatif bir çerçeveden çıkar; “neye inanmalıyım?” sorusu yerini “hangi oluşlara eklemleniyorum?” sorusuna bırakır. Bu nedenle temsil rejiminin çöküşü, yalnızca estetik ya da kuramsal bir dönüşüm değil, varoluşun nasıl yaşandığına dair köklü bir yeniden konumlanmadır.

İlyada ve Odysseia, çoğu kez kahramanlık ve macera anlatıları olarak okunur. Oysa bu iki destan, insanın iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin kadim ve derin bir kaydıdır. Jung’un kolektif bilinçdışı ve arketipler düşüncesi ile Lacan’ın dil ve arzu merkezli özne kuramı yan yana getirildiğinde, bu metinler yalnızca savaş ve yolculuğu değil, ruhun karanlığını ve eksikliğini anlatan içsel metinlere dönüşür. Üstelik bu okuma, Homeros’un tekil bir yazar olup olmaması tartışmasından bağımsızdır; çünkü destanlar, bireysel bir bilinçten çok, kültürün kendi bilinçdışının sesini taşır.

Jung’a göre insan ruhu, bireysel deneyimlerin ötesinde kolektif bilinçdışı denen bir katmana sahiptir. Bu katmanda “arketip” adını verdiği evrensel imgeler dolaşır. İlyada’da karşımıza çıkan kahramanlar işte bu arketipik güçlerin sahnedeki biçimleridir. Akhilleus’un öfkesi, Jung’un “gölge” dediği bastırılmış karanlık alanın dışavurumudur. Onurunun zedelenmesi, yalnızca toplumsal bir kırılma değildir; benliğin kendi iç bütünlüğünün sarsılmasıdır. Gölge bastırıldığında yok olmaz; bilinçdışında büyür ve sonunda hem özneyi hem dünyayı tehdit eden bir güç olarak geri döner. Akhilleus’un savaş alanını bir tür felaket mekânına çevirmesi, bu karanlık enerjinin bilinç düzeyine taşmasıdır.

Ancak destan yalnızca yıkımı sahnelemez. Priamos’un Akhilleus’un elini tutarak merhamet dilenmesi, gölgeyle kurulan yeni bir ilişkinin simgesidir. Jung’un bireyleşme dediği bütünleşme süreci, işte tam bu noktada görünür olur: Karanlık yalnızca bastırılacak bir tehdit değildir; yüzleşildiğinde dönüşüm imkânı yaratır.

Odysseia ise Jung açısından ruhun uzun yolculuğunun bir alegorisidir. Odysseus’un eve dönüşü, benliğin kendi merkezine ulaşma arzusunun simgesidir. Sirenler, büyüleyici ama yok edici çağrılarıyla arzunun tehlikeli çekimini temsil eder; Kirke, kimliğin çözülüş sınırında haz ve unutuluşu; Polyphemos ise bilinçdışının ilkel ve devasa gücünü. Odysseus bu figürlerle savaşırken aslında kendi içindeki güçlerle müzakere eder. Bu nedenle eve dönüş, başlangıca geri dönüş değil; dönüşerek ulaşılmış bir bütünlük deneyimidir.

Lacan’a geçtiğimizde, metinler başka bir derinlik kazanır. Lacan için özne, dilin içinde kurulur ve her zaman eksiktir. Arzu da işte bu eksikliğin etrafında dolaşır. İlyada’daki temel çatışma, Akhilleus’un yaralanmış arzusu etrafında şekillenir. Briseis’in elinden alınması, yalnızca sevilen bir nesnenin kaybı değildir; öznenin simgesel düzen içindeki yerinin tehdit edilmesidir. Tanınma arzusu kırıldığında, şiddet bir tür çığlık gibi patlar. Lacan’ın diliyle, özne “ötekinin bakışı” olmadan var olamaz; o bakış eksildiğinde arzu yaralanır ve dünya çatırdar.

Odysseia ise arzunun bitmeyen hareketidir. Odysseus hiçbir adada kalamaz, hiçbir teklif onu durduramaz — hatta Kalypso’nun ölümsüzlük vaat ettiği yerde bile. Çünkü Lacan’a göre arzu, nesnesinde tatmin bulmaz; arzu, eksikliğin kendisine bağlıdır. Eve dönüş arzusu bile tamamlanma değildir; özne, arzu ettiği için özne olur. Yolculuk bu yüzden hiç tam anlamıyla bitmez.

Hermeneutik açıdan bakıldığında, Jung ve Lacan’ın açtığı bu iki farklı psikanalitik yol, metnin çoğul ve dinamik anlamını görünür kılar. Destanlar sabit bir anlam dünyasına kapanmaz; her okuyanla birlikte yeniden kurulur. Homeros figürünün tarihsel belirsizliği, bu yorumu daha da zenginleştirir: Metnin öznesi belki de bireysel değil, kolektiftir. Jung’un diliyle, kültür kendi rüyasını görür; Lacan’ın diliyle, özne dilin içinden kurulur — yani metin, hem rüya hem dil olarak okunabilir.

Sonuçta İlyada ve Odysseia, yalnızca kahramanların değil, insanın kendi iç dünyasının destanıdır. Jung’un gölgesi ve bireyleşmesi, Lacan’ın eksik öznesi ve arzusu, bu metinlerde sessizce iç içe geçer. Okur bu destanlara her döndüğünde, yalnızca geçmiş bir dünyanın sesini değil, kendi içindeki yankıyı da duyar. Bu yüzden destanlar ölmez: İnsan daima kendi karanlığı ve arzusu ile konuşmaya devam eder. Bu karanlıkla konuşmalar modern zamanlarda sizlerde nasıl var?

Kemal TEKİN

 
  YAZARIN ARŞİVİ
 
 
 
  YORUMLAR
 

 

  YORUM YAZIN
 
Adınız Soyadınız
 
Yorumunuz
 


 



ANASAYFA
MASAÜSTÜ GÖRÜNÜM
HABER ARŞİVİ


KÜNYE


İLETİŞİM

mersinpost.com.tr © Copyright 2026 Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak gösterilemeden
yayınlanamaz, kopyalanamaz, kullanılamaz.


URA MEDYA