Yavuz Kara
Tarih : 3.07.2026


SALAMURA HAYATLAR



Güncele dair konular üzerinde genellikle, pek linç veya hakaret davetine katılmam.
Fakat yapılan her şeyi yapandan bile daha iyi bilenlerin, benim değerim senin değerini döver çocuksu yaklaşımıyla hemen karşı saflarda hizalanması oradan maddi veya manevi bir kazanç elde etmek için, bir tarafın siyasi değer endeksinde tepeye çıkma arzusuyla sinsice haksız kazanç hortumlarını hanelerine çevirmesi, diğerinin sevap borsasında manipülasyona girişmesi ve özellikle sosyal medya üzerinden aptallaştırma fırsatına dönüştürüp benzer konuları aynı tiplerin alışkın oldukları, konforlu ve faydalı buldukları aynı bakış açılarıyla bir müsamereye çevirme girişimlerine katlanamadığımdan akan kirli suya kıyıdan ayaklarımı sokarak katılmak istedim.
Düşüncelerimi bu gürültü içerisinde bu çığlık, nara ve kahkahalar arasından duyurabildiğim kadarıyla,
Komik olmayı başaramayıp gülünç hale gelenlere rağmen.
Bu vesile ile tekrar emin oldum ki, dilimizin yabancısıyız.
Birbirimizi anlayamıyoruz. 
Can kulağıyla dinlemek yerine kulak misafiri olmakla yetinme, gibi bir cehaletten gelen bir özgüven sahibiyiz.
Duyduğumuzu anlamıyor, ya da yanlış anlıyor anladığımız kadarını da aktaramıyor, aktardığımız da anlaşılamıyor.
Bir türlü karşılıklı konuşamıyor, yüz yüze gelmek yerine, yalnızca karşı karşıya gelmeyi başarailiyoruz.
Çünkü, konuşabilmeyi konuşmayı bilmekle karıştırıyoruz.
Kahir ekseriyetimiz sadece lafızla (kelimelerle) düşünülebileceğini sanıyor.
Oysa lafızla sadece ihtiyaç giderilebilir.
Düşünme faaliyeti, ancak mefhumlar (kavramlar) üzerinden yapılabilir.
Mefhumlarınızın içini siz dolduramamışsanız bunları hazır olarak dışarıdan alırsınız.
Dışarıdan aldıklarınız üzerinize uymadığında, bunu herkes kendi üzerine uydurmaya çalışılır, tadile başvurulur.
Mefhumlar üzerinde mutabakat sağlanamadığında, kavgaya varan tartışma kaçınılmaz hale gelir.
Çünkü sınırlar net değildir.
Sınır belirsizliği her zaman bir savaşın habercisidir.
Terimler üzerinde ise hiç kavga olmaz, çünkü orada sınırlar net ve kesindir.
Zaten ismi de “Terminus”tan gelir. Terminus mitolojide sınır tanrısı olarak geçer, sınır taşı anlamına da gelir.
Biz aynı dile sahipler, mefhumlar (kavramlar) üzerinde bir mutabakata varamadıkça bu kavga hiç bitmeyecektir, çünkü sınırlar belirsiz kalacaktır.
Mutabakatın olmadığı yerde ortak bir gelecek inşa etmek de imkansıza yakındır.
Bizler zeki bir toplumuz, düşüncelerimiz önde gitmesine rağmen dilimiz ona ayak uyduramadığında da kendimizi istediğimiz gibi ifade etmekte zorlanıyoruz.
Yetersiz kelime hazinesi, herkesimin kendince içini doldurduğu uzlaşısız mefhumlar sayesinde konuşabiliyor ama bir türlü birbirimizi anlamıyor ve anlaşamıyoruz.
Şu anda içinde bulunduğumuz tartışmaların kaynağı da olgudan ziyade, olay üzerine yapılan yetersiz ifadeler ve çıkar odaklı yaklaşımlardır.
Bu iş siyasetçiler üzerinden yürümemelidir, zira siyasetçi çözümlemez sadece çözüm üretir.
Çözümler de hep anı kurtarmaya yarar, fakat kalıcı değildir.
Elbette siyasetin devreye girmesi doğaldır, fakat toplumun taraf olacak yeterlilikte olmaması, taraftarlığı tek seçenekli seçim olarak yeterli bulması bunun da özgürlük olduğunu sanması içinde bulunduğumuz kısır döngünün deveranına sebep oluyor.
Kendini ifade etmekte zorlananlar, mahalledeki kendini  en iyi ifade ettiğini düşündüğüne sarılmaya, onun taraftarı olmayı tercih ediyor.
Taraftarlığın yakıtı ise sadece sadakattir,  sadakat ise düşünmeyi bir başkasına bırakıp, varlığını O’na olan bağlılığına borçlu hisseden insanlar üretir.
Bu da başkalarının düşünce ve yorumlarının rehinesi olan bindirilmiş kıtaların oluşmasına sebep olur.
Bu tür durumlarda da çözümleme yapabilecek uzmanların devreye girmesi gerekir.
Bu tespitten hareketle güncele “Ölü Deniz” gösterisine gelecek olursam;
Bu mevzuya da dil üzerinden yaklaşırsak, öncelikle mizah nedir, mizah sanat mıdır, düşünce özgürlüğü nedir, ifade hürriyeti nedir nerede başlarlar ve nerede biterler bunun bir sınırı var mıdır, yok mudur, olmalı mıdır, olmamalı mıdır gibi bir çok soruya cevap bulmamız gerekecektir.
İşte tam da burada mefhumlar (kavramlar) devreye girecektir.
Tanımlamaya ihtiyacımız vardır böyle durumlarda; netleşmeye, mutabakata.
Sana göre, bana göre anlayışına fırsat vermeden, imalara ihtiyaç duymadan, uymayı gerekli kılan normlar olmalıdır bunlar.
Dışarıdan kes yapıştır mantığıyla alınmış tanımlar, kavramlar var ise ve bunlar kendi kültür ve anlam dünyamızı da katarak düzeltilmeye, düzenlemeye muhtaç ise öncelikle onu gerçekleştirmemiz gerekir.
Buna rağmen herkes kendini taraftar olma zorunluluğunda hissediyorsa ki zorunluluk varsa özgürlük yoktur, kavramlarla düşünmeyi; taraftarı olduğu lidere, kitleye, zihniyete teslim edip, düşünüp, düşünce üretmeyi düşünmemeyi telkin eden laf pehlivanlarından kurtulamaz.
Durum bu iken kiminle ne konuşacak, kime neyi anlatacaksınız?
Çok uzatmadan mizah değerlendirmelerine düşünce özgürlüğüne gelecek olursak.
Mizah; ifadenin, güncellenmiş abartılı sürümüdür.
Amacı dikkat çekmektir. Bu eylem çığlık, nara, kahkaha ile olabileceği gibi şaşırtıcı ifadelerle de gerçekleşebilir.
Amaç şaşırtmaktır, insan bilmediğine şaşırırken, şaşkınlığı sayesinde de güler.
Şaşmazsa, şaşakalmazsa gülemez insan, mizah ancak abarttığında güldürür, bu abartıya da güler insan.
Abartının dozunu da kaçırmamak gerekir, eğer kaçırılacak olursa bu toplumda buna ‘eşek şakası’ derler ve nefsi müdafaa ile başlayan olumsuz sonuçlar doğurabilir.
Mutlaka aşılamaması gereken bir sınır ister toplum, doğal olarak.
Sınırları zorlamadan mizah yapılamayacağı kabul edildiğinden, mizahçılar genellikle kinaye yaparlar, mecaza biraz mesafelidirler.
Kinayede anlam bulanıklaşır, mecazda biraz daha yalındır.
Örneğin dışarıdaysanız ve sahnede bir hamam böceği var derseniz, bu bir kinaye olur, çünkü gerçekten bir hamam böceğinden de bahsediyor olabilirsiniz, sevmediğiniz bir kişiden de.
Fakat sahnede siyah tişörtlü bir hamam böceği var derseniz kıvıramazsınız, bu da mecazdır.
Bu yüzden mizahçılar genellikle kinaye yapmayı sever, suçlamalar karşısında “ben onu kastetmemiştim” diyerek kıvırabilmek için.
Çünkü mizah devleri cüce yapmak, cüceleri de devleştirmek üzerinedir.
Kemal Sunal filmlerini düşünün toplumun en çaresiz, en güçsüz, en ezik kişisi kahramanlaştırılır, bu ancak mizahla başarılabilir, mübalağa ile abartıya kaçarak ortaya çıkar.
Mizah diğer bir yönüyle de zayıfın korkularıyla baş etme yöntemidir.
Zayıf olan, genellikle güçlü, dokunulamaz insan ve değerler üzerine kurgular metnini.
Simon Weil “Kökler” adlı eserinde şöyle der:
“Mizah, dünyevi hırsları ve kibirleri hedef aldığında bir erdemdir.”
“İnsanın aşkın olanla kurduğu bağı alaya aldığında, adalet ve insan ruhuna işlenmiş bir suç sayılır.”
“Kutsallık duygusunu gülme unsuru yapmak, kutsalını koruyanın ruhsal varlığına kasıtlı bir saldırıdır.”
“Kutsalı aşağılayan bir gülüş, ancak ruhun çoraklaştığına dair bir kanıttır.”
Yani illaki bir sınır olmalıdır ve bu sınır sadece sizin belirlediğiniz sınır olmamalıdır.
Ve bu sınır, Atatürk üzerine yaptığı rehabilitasyon merkezine dikilen heykel üzerinden, büyük ayyaşın, ayyaşlıktan kurtulmaya çalışanların kahramanı olmasını ironik bir dille mizahın malzemesi haline getirip üzerine yaptığı espri yüzünden, henüz yirmi dört yaşlarındayken gözaltına alınıp tutuklandığında ve sonrasında üç yıl beş ay ceza aldığında da geçerli olmalıdır.
Hatta alevi kimliğiyle aleviler üzerine yaptığı “mizah” nedeniyle gözaltına alınıp tutuklanan Pınar Fidan için de geçerli olmalı.
Güner Ümit’ten ise hiç bahsetmeyeceğim. Bu sınır onu da bağlamalı.
“Ölü Deniz” adlı gösterinin komedyeni genç Deniz arkadaşımıza gelecek olursak;
Ben bu kadar tanınmadan önce, uzun saçlı halinden bugünkü haline kadar tüm gösterilerini izlemiş biri olarak kendisinin esprilerini çok zekice, abartılarını bu sadelikte, küfürsüz, belden aşağısına inip aşağılaşmadan yapabildiği için değerli buluyorum.
Bir kere çok zeki bir genç, kendisi ODTÜ bahsiyle de pekiştiriyor zaten durumunu.
Her sahnesinde Aleviliğine mutlaka bir vurgu yapıyor. Buna neden ihtiyaç duyuyor onu bilemiyorum, tespitlerim, iddialarım var, ama ispat edemem.
Heyecan belirtisi göstermiyor. Son derece doğal görünüyor.
Hatta bir fenomenin “heyecanlanıyor musun sahneye çıkarken” sorusu karşısında:
“Asla hiç heyecanlanmam, çünkü önceden tüm konuşacaklarımı texte dönüştürürüm, nerede ne zaman ne söyleyeceğim belli bir metne bağlı olduğundan hiç heyecan hissetmiyorum” cevabını veriyor.
Cevap karşısında ortamdaki sanatçılar şaşkınlığın girdabında boğuşmaya dursun, “ben hep plan ve programıma sadık kalırım” diyor.
Yani anlaşılacağı üzerine sahnedeki hiçbir şakası, eşek şakaları da dahil spontane ve hata veya kaza şeklinde gerçekleşmiyor.
Bilakis, önceden planlayarak, özenle tercih ederek, zekasına yakışır bilgelikte, bilerek yapıyor, yaptıklarının farkındalığıyla bilinçli hareket ediyor sahnesinde.
Bununla da kendiyle gurur duyuyor.
Bu yüzden olsa gerek ben, Deniz’in bu yaşananları öngördüğü halde, hedef noktasında bir kesimin hassas olduğu değerleri koyarak, kendince bu doz aşımına uğramış “şaka”yı yaptığına, tiye aldığına, dalga geçtiğine inanıyorum.
Yoksa bu O’nun zekasına bir hakaret olurdu.
Bu sayede geniş kitleler tarafından bilinir ve hatta tanınırlığa kavuşmuş oldu.
Bir de şu olabilir; birilerinin, her tarafa giydiriyorsun tarafını seç uyarısına maruz kalıp saf netleştirme mecburiyetine binaen yapmış olabilir.
Sinir bozucu olan ise her failin ilk aklına gelenin herhangi bir yasal koruması olmayan inançlar, inanalar ve inandıkları değerler üzerinden hadsizce, sınır tanımayan oldukça rahat ve küstahça yaklaşım içerisinde olmasıdır.
Burada söz konusu olan fiilin bilinçli olarak ve kasıt içerek, hedef tespiti yapılarak gerçekleşmiş olmasıdır.
Fakat bunun karşılığı tutuklamak, hapse atmak olmamalıdır, bunun yolu kavramlar üzerinde konsensus oluşturmaktan, net ifadelerle oluşturulacak yasaların yapılmasından, sınırların net olarak belirginleştirilmesinden geçer.
Sınır yoksa özgürlük yoktur, özgürlüğün olmadığı yerde zaruret vardır ki, zaruret söz konusuysa, seçenek yoktur, seçenek yoksa ahlak da olmaz.
Ahlak yoksa ahlaksızlık ve ahlaksızlar makbul görünümlü makuller haline dönüşürler.
Ahlaksızlar bu güçle ahlaksızlıklarını paylaştırarak çoğaltıp yaygınlaşmasını sağlarlar. 
Ahlaksızlık artık ahlak haline geliverir.
Kimse bu tür bir ahlakı özgürlük, düşünce özgürlüğü, ifade hürriyeti gibi kendi toplama kampında tuttuğu kullanışlı bir aparat haline getirilmesine müsamaha göstermemelidir.
Yoksa bir sürü boş kahramanların, laf teröristlerinin, söz katillerinin makbul kabul edilmesini kabullenmeye başlarsınız.
Ve sadece tarafların taraftarlarını konsolide etmesinden başka bir işe yaramadığı gibi, kavgaların büyüyerek devam etmesine sebep olacaktır.
Bu yüzden “dil” in gücünden bahsettim en başta.
Zira dile olan hakimiyetiniz dünyanızı, ufkunuzu belirler.
Dilini bilmeyenden düşünebilmesini, düşünce üretmesini bekleyemezsiniz.
Dili olmayanın düşüncesi olamayacağı gibi, dile hakimiyeti olamayanın, dilinin sınırları sığ olanların; değerleri, inançları, dini anlayışı da sığdır ve dili ile sınırlıdır.
Dilimizi geliştirmeli, kavramları ihmal etmemeliyiz.
Velhasıl;
Evet, Deniz “Ölü Deniz” koymuş gösterisinin adını.
“Ölü Deniz” göndermesindeki muradı nedir, ne olabilir?
Bir deniz nasıl ölü olabilir? Niye ölmüştür?
Cevabı sadece sizde olduğu, en değerli cevabın sizde olduğu için sormuyorum bunları, sadece düşünmenin konusu yapmak niyetim.
Bilindiği üzere “Ölü Deniz” de hiç hayat yoktur, canlılık görülmez, deniz ölmüştür.
Canlanamaz da her türlü çabaya rağmen.
Çünkü tuzludur, çok tuzludur, aşırı tuzluluk canlanmaya, yaşama izin vermez.
Canlılığın oluşabilmesi tuz oranının makul seviyeye düşürülmesiyle mümkündür.
Her kesim aşırılıklarını törpülemediği sürece de hayat belirtisi olmayacaktır.
Biz hala turşu limonla mı, tuzla mı yapılır tartışmaya devam ederiz.
Kendimize gelmeyi başaramazsak tuz veya limonun ne anlamı ola.
Salamura bir hayat!
Kendisine faydası olmayan, sadece diğerinin mezesi olmak, birilerine katık olmaktan başka bir işe yaramayan hayat neye yarar.
Abartmayın, abartıdan uzak durun, sınırları aşmayın, haddinizi bilin, zira turşu olmanın size hiç faydası dokunmaz.

Muhabbetle…
Yavuz KARA

 
  YAZARIN ARŞİVİ
 
 
 
  YORUMLAR
 

 

  YORUM YAZIN
 
Adınız Soyadınız
 
Yorumunuz
 


 



ANASAYFA
MASAÜSTÜ GÖRÜNÜM
HABER ARŞİVİ


KÜNYE


İLETİŞİM

mersinpost.com.tr © Copyright 2026 Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak gösterilemeden
yayınlanamaz, kopyalanamaz, kullanılamaz.


URA MEDYA