Yavuz Kara
Tarih : 4.09.2026


İBN HALDUN MUKADDİME-4-


HAYATI-3-

1378 de Tunus Sultanına haber gönderir, onu sadece ilimle uğraşacağım diye ikna eder.
Tunus’a gider hem kütüphanede çalışıp hem de ders verir.
Mukadime’nin birinci nüshasını da yayınlar.
Hakikaten sadece ilimle uğraşır başka bir şeyle ilgilenmez.
Fakat Tunus Sultanı alimlerle bir kavgaya tutuşunca, oof usandım deyip Hacca gitmeye karar verir.
İlim adamları için aslında bu bir kaçıştır.
Hac söz konusu olduğunda kimse engellenemez çünkü.
(Klasik gelenekte özellikle alimler Hacca gitmek istiyorum dediğinde büyük ihtimalle kaçmak istiyordur)
1381’de yola çıkar, ama Hacca gitmez.
1382’de Mısır İskenderiye’ye çıkar.
Kahireye yerleşir, Ezher’de ders verir.
Bilgisi çok iyi, hitabeti yüksek olduğundan müthiş ses getirir, Sultanla arası mükemmeldir.
Ailesini de istetir, Tunus’tan yola çıkan ailenin tamamı tam Kahire limanına yanaşırken gemi batar.
Tüm ailesini ve kütüphanesini kaybetmiştir artık.
Kendisi daha sonra Kambiye diye bir medreseye atanıyor ve tüm devlet erkanı ilk derse katılır.
1384’de kadı olarak ataması yapılır.
Tabi göreve gelince her zamanki gibi kimseyi tanımaz Haldun.
Var olan çok sert ve şiddetli anlayışı sebebiyle şikayetlere konu olur ve görevden alınır.
Başka bir medreseye tayin edilir.( Zahriye Berkuke)
1387’de Hacca gitme kararı alır ve iki yıl oralarda kalır.
1389’da döndüğünde
Sargat  Mişiye Medresesinin başına getirilir ve burada hadis dersleri verir.
Üç ay sonra Sultan Baybars tarafından inşa edilen Baybars Hankahı başkanlığına tayin edilir.
(Hankah: dervişlerin ders, zikir, sohbet, bazen inzivaya çekilmek maksatıyla bir süre ikamet ettikleri mekan)
Aynı yıl Halep valisi Yelboğa en-Nasıri, Sultan Berkuk’u tahttan uzaklaştırınca bütün görevleri sona erer.
İbn Haldun da Nasıri’ye yanaşır.
Ancak kısa süre sonra Sultan Berkuk tekrar başa geçer ve onu eski görevlerine iade eder.
Fakat Sultan Berkuk’un azli için verilen fetvada imzası olduğu anlaşılınca kriz çıkar.
Berkuk: “ne yapacağız seninle” der.
Büyük adamsın ilme devam et ama Hankah başkanlığı sana verilmez” der.
Haldun’ da ona bir kaside yazar.
1399 yılında tekrar kadı olur.
Anlaşılacağı gibi göreve geldiğinde sert ve şedit olduğundan bu görevi de kısa sürer.
1400 senesinde Mısırdan bir süre uzaklaşır Suriye’ye gider Kudüs ve çevresini dolaşır.
Tüm Bladus Şam ve havalisini dolaşıp gözlem yapar.
Mısır’a döndüğünde tüm görevlerinden, ilmi görevleri de dahil azledilmiştir.
Tam bu esnada Timur Suriye’ye girmiştir,
Sultan Ferec de tüm ordusuyla Dimeşk’e (Şam) gidiyor elbette İbn Haldun’u da yanına alıyor.
Bu kez Kahire’de ayaklanma çıkmasın mı,
Sultan Ordusunun büyük bölümü ile geri dönerken,
İbn Haldun’u orada bırakıyor, Haldun’un bir çözüm bulacağına inanıyor.
Haldun da ona siz merak etmeyin ben Timur’u ikna ederim diyor.
Bu durumu, fırsatı kaçırır mı Timur, sultan yok, ordu yok, derhal Dimeşk’i (Şam) kuşatır.
İçerde ise ulema ile vali arasında çıkan anlaşmazlık giderilmeye çalışılmaktadır.
Zira o dönemde Timur kendi teslim olan şehirlerde katliam yapmıyordur.
Ulema teslim edelim derken vali zinhar olmaz diyor.
Vali İbn Haldun’a “sizin siyasetiniz bu olabilir ama bizim gururumuz var öylece teslim olmayız” deyince
İbn Haldun “senin gururun Timur’un kılıcının gölgesinde” der.
Vali bunu bir hakaret olarak kabul etse de,
İbn Haldun Ulema ile görüşüp, gizlice Timur ile görüşmeye gider.
Timur huzuruna kabul edince,
Haldun önce uzatılan eli öpüp, “Allah size selamet versin, 30-40 yıldan beri bu karşılaşmanın özlemini çekiyordum” diye söze başlar.
Sizi ve buluşmamızı da  keramet sahibi, yıldız ilmiyle uğraşan bir dostumdan öğrenmiştim diyerek devam eder.
Sonra Afrikayı nasıl feth edeceğini, bunun da asabiyet le nasıl mümkün olacağını anlatmaya başlar.
Sonraki günlerde de bu sohbetler devam eder Timur etkilenmiştir.
Sürekli sorular sorar Haldun’a, o da açıklar.
Geldiğinden beri bir ay geçmesine rağmen Timur onu bir türlü bırakmaz İbn Haldun’u.
Haldun bakıyor kurtuluş yok,
Üzerinde çalıştığım kitabım var, onu ve kütüphanemi izin verirseniz getireyim diye ikna edip Mısır’a dönüyor, aslında kaçıyor.
Gitmeden önce de 14-15 sayfalık bir risale bırakıyor Timur’a Çağataycaya çevriliyor derhal, Afrikayı nasıl fathedileceğine dair.
Haldun bir hayli çekiniyor Timur’dan ama onu da ikna ediyor. Rotasını Afrikadan Osmanlı ya çevirmesini sağlıyor.
Kahire’ye varınca İber üzerine çalışmaya başlıyor, İslam dünyasını da ekleyerek ilerleyince Genel İslam tarihini de kaplayan bir kitaba dönüşüyor.
Mukaddimeyi tekrar ele alıp değişiklikler yapıyor.
O yüzden Tunus nüshası ile Mısır nüshası arasında çok değişiklikler bulunmaktadır.
Eserini Merini sultanına ve vakfa teslim ediyor.
1401-1406 arasında dört kere kadı olarak atansa da, İbn Haldun malum olduğu üzere katı ve şedit tutumu sebebiyle görevlerini kısa sürelerle ifa edebiliyor.
26 Ramazan, 17 Mart 1406 yılında da vefat ediyor.

EKONOMİ – DEVLET -  SİYASET - ADALET
EKONOMİ
İbn Haldun’a göre;
İnsan emeği, ekonomik değerin temel kaynağıdır.
Emek esas unsurdur.
Toplumsal kalkınmanın ana unsuru da iş bölümünün olmasıdır.
İş bölümü, emek değeri, artı ürün gibi ekonomik kavramlara önem verir.
Toplumların ekonomik gelişimini iş bölümü ile ilişkilendirir. 
Fiyatların, arz ve talebe göre belirlenmesini savunur.
Devletin iktisadi hayattaki görevini düzenleyici olması gerektiğini ve doğrudan müdahaleci devlet anlayışının iktisadi hayatı zedeleyeceğini,
Devletin pazardaki ölçü ve tartıyı denetlemek, aşırı fiyat artışlarını önlemek ve ticari faaliyetlere doğrudan müdahale yerine, denetim ve alan açıcı politikalar izlemesi gerekliliğini vurgular.
Doğrudan müdahaleyle, devletin aktif rol almasının en büyük sorunu özel sektörün devletle rekabet edemeyeceğinden dolayı piyasadan çekilmesidir.
Devletin iktisadi hayatta tekel haline gelmesi, fiyatları dilediği gibi belirlemesi kaosun sesidir.
Ayrıca;
İbn Haldun; düşük miktarlı ve tahsil edilebilir vergi sistemi ile adaletli, basit ve tarafsız vergiyi savunmaktadır.
Düşük vergili sistemin toplumda bir şeyler üretme arzusunu geliştirmesini sağlayacağını,
Böylelikle üretim sayesinde vergi gelirlerinin de artacağının altını çizer.
Ve der ki;
“… vergileri bütün mükellefler arasında dürüst, adil ve hakkaniyetli bir şekilde dağıt ve genelleştir. Ne üst tabakadaki soyluluk veya büyük zenginliklerden, ne de kendi görevlilerinden, saray adamlarından ya da onların izleyicilerinden olması dolayısıyla hiç kimseyi bundan muaf tutma ve hiç kimseye zorla, ödeme kapasitesinin üstünde bir vergi yükü yükleme…”
Der, ama buna rağmen;
Devletin, hanedan büyüdükçe düşük vergi politikasından vazgeçmeye başlayacağını,
Alışılan hayat tarzı daha yüksek bir konfor arayışının habercisi olduğundan, 
çevresinin de baskısıyla artan lüks tüketim mallarının karşılanması ve daha fazla gelir uğruna vergileri yükselteceğini, 
Yükselen vergilerle kaçakların artacağını, halkın yalana, sahtekarlığa yöneleceğini böylelikle ahlaksızlığın her alana sızacağını, dolayısıyla da  vergi gelirlerinin  düşeceğini söyler.
Bu yüzden asabiyet zayıflar, herkes ortak değerler, dayanışma ve yardımlaşma yetilerini kaybeder, kişisel menfaat öne çıkar ve bu durum da çöküşün ve sonun başlangıcının işaret fişeğidir.
Haldun’a göre bir malın değeri sadece ondaki emek miktarıdır.
İbn Haldun’un İslam ekonomisi sadece emek üzerine kuruludur.
( Smith ile sermaye eklenmişti, Keynes de devletin olduğu bir modeli benimsedi, Marks ve Engels tamamıyla her şeyin devlete ait olduğu bir modelden bahsediyorlardı.
Marks işçiye ne kadar verdiğinin bir önemi yok sen işçiden fazla kazanıyorsan onu sömürüyorsun ve işçinin hakkını çalıyorsun demektir derken,
Smith de ben sermaye koydum diyordu.)
Haldun ise sermayeyi hiç önemsemez.
O’na göre; insanın olmadığı yerde fabrika olmaz, bağ bahçe yoktur, insanın olmadığı yerde üretim olmaz, emeğin olmadığı yerde de mal olmaz.
Bilhassa emeğin değerine vurgu yapan İbn Haldun’un “emek-değer” teorisinde bu yaklaşımı büyük bir yer tutar.
Mukaddimede ekonomi açıklamalarında bazı kavramlara,  özellikle yer verir İbn Haldun.
Kavramların sınırlarını kendi belirler, yeni tanımlamalar yapar.
Bunlar:
1-Maişet iaşe, maaş, geçimlik.
(Ölmemek üzere yetecek kadar olan)
2-Servet (sermaye)
Zaruretin hemen üstündeki miktardır der.
Ekmeğin yanındaki soğan servete girer Haldun’a göre
3-Rızık
Servetin fiili ve maslahatlar için harcanarak ondan şahsi fayda sağlanmasına rızık der.
4- Kesb
Ayakkabı, pantolon ev, araba aldın ve hala paran varsa zekatını da verdikten sonra hala paran varsa ona da kesb diyor.
(Yani;
*Ölmeyecek kadar yedin, maişet,
*Donmayacak kadar üzerine battaniye aldın; servet,
*Artık toplum içine çıkacak bir pantolon alayım dediğinde ise bu rızıkdır.
 Gömlek meyve süt pantolon rızıkdır.
 Rızık, servetin sana yönelik olan kendi kullandığın miktarıdır, sade kendine yönelik olan miktardır.
 Bu yüzden de infak edilebileceğini söyler.
 Elzem olmayan, sadece seni daha fazla rahat ettirecek olandan da zekat verilmesi gerektiğini ifade eder.)
Kesbi doğuran tek şeyin ise el, işçilik (emek) olduğu söyler.
Marks da Haldun’da sermaye + emek demez  Adam Smith gibi.
Onlar sadece emek derler, sadece emek.

 


DEVLET
Devleti;
Platon (Eflatun), adaleti tesis etmek için,
Aristotales, ahlakı tesis etmek için,
Farabi, erdemi, hakikati halkına öğretmek için,
İbn Haldun; yaşayabilmek için, insanlar arasındaki çatışmayı önleyebilmek için kurar.
Devleti asabiyetle başlatır.
Devletin güçlü asabiyeyle kurulabileceğini ve ancak bu sayede  büyüyebileceğini söyler.
Devleti toplumun haklarının güvencesi olarak görür.
Devlet, bireysel özgürlüklerin ve
Mülkiyetin koruyucusudur.
Mukaddime’de mülk kavramını sadece mal, para, taşınmaz değil, siyasi iktidarla hükümdarlıkla eş tutar.
Mülk, toplulukları bir arada tutan dayanışma ruhu asabiyet sayesinde kurulur der.
Haldun Devletin 5 tavrı olduğunu söyler.
1-Zafer, galibiyet, istila dönemi.
Burada lider kavmine/kabilesine ihtiyaç duyar.
Onlarla bir olur, sohbet eder, sofralarına oturur, dertleşir.
Çünkü kuruluş dönemidir bunlar olmazsa kabile mülke gelmeyecektir.
Rahat erişemeden yok olacaktır.

2- İstibdat ve infirat dönemi.
Lider yönetimi ele alır ve halkın yönetime katılımını dizginler.
Artık ilk savaşlar kazanılmış kahru bela tegallüp etmiştir.
İstibdat ile tek elden yönetmeye
İnfirat ile
 Kendini fertleştirip diğerlerini saltanattan uzaklaştırır.
Devlet büyümüş ortada bir mülk vardır artık.
Haldun burada ne diyor;
“insanlar mülkü elde etmek için çatışır”
Lider tam da şimdi bunu engellemek için mülkü korumaya alır.
Ne denir: “Her devrim kendi çocuklarını yer.”

3- Dinlenme rahatlık dönemi.
Mülkün gayesi yerine gelip rahatlık sağlanınca 
Lider vergi toplamaya, muhasebe tutmaya, toplanan gelirle; geniş şehir, yüksek binalar, sanat,
Sanat eserleri yapmaya başlar.

4- Kanaat ve barış dönemi.
Barışı koruma çabası başlar.
Başlangıçta at sırtında cengaverlik ve cesaret ile hareket ederken şimdi hareketin terki ile mülkü koruma, barışı koruma korkuya dönüşecek, hatalar başlayacak

5- Çöküş.
Konfor artmıştır,
İsraf artmıştır
Başlangıçta vergi oranı az fakat toplanan para çok olurken
Artık vergi oranları yüksek toplanan para azalmıştır.
Paranın kullanım alanı, kapasitesi, verimliliği düştüğünden çöküş kaçınılmaz hale gelmiştir.
Organizmacı bir yaklaşıma sahip olduğu herkesçe bilinen İbn Haldun devletler için de süre tayin etmiştir elbette.
O dönemde ortalama yaşam süresi Avrupada 40, İslam coğrafyasında da 45’dir.
Dolayısıyla 120 yıl ömür biçer Haldun devletlere, üç kuşak.
Bu yüzden olsa gerek;
1725 yılında Pirizade Mehmed Sahib Efendi ilk kez Mukaddime çevirisine başladığında,
Çevirisine İbn Haldun’un 120 yıllık ömür biçmesine atıfla “Devlet-i Aliyye’ye 500 yıl ömür veren Allah’a hamdolsun” diye başlamıştır,
İbn Haldun’a nispet edercesine.
Kitap çevirisi 1730 yılında Pirizade vefat edince, Ahmet Cevdet Paşa tarafından tamamlanmıştır.
Osmanlı İbn Haldun ve Machiavelli’yi pek benimsemez.
Osmanlı’nın hayranlığı 2. Fredrich’e,
Ve onun anti Machiavelli kitabınadır…
İbn Haldun devletleri üç nesil ile sınırlar,
Ona göre devleti kuran ilk nesildir,
İkinci nesil bolluk ve refah içinde yaşar ve yerleşik hayata alışır.
Ancak daha sonraki süreçte zaferler kesintiye uğrar ve refah içinde yaşamaya alışan üçüncü kuşak ise devletlerini koruyamaz.
Devlet bu üç nesilde ihtiyarlık ve yıkılma çağına gelir.
Nihayet herhangi bir kuvvet saldırdığı takdirde devleti koruyacak ve karşı koyacak kuvvet bulunmayacak, devlet yıkılacaktır. 
Ancak, İbn Haldun her ne kadar bir medeniyetin gelişim süreci ile bir canlının biyolojik döngüsü arasında karşılaştırmaya gitse de hükümdarlık için çöküş, doğal ölüm anlamına gelmemektedir. 
Söz konusu hükümdarlık, kendisini fetheden başka bir toplumun egemenliğine geçmektedir. Fethi gerçekleştiren yeni toplum ise yeni bir devletin temellerini atar ve yeni bir döngü başlar…


SİYASET
İbn Haldun’a göre siyaset  ve devlet, insanların bir arada yaşama zorunluluğundan ve birbirini zulümden koruma ihtiyacından doğan doğal bir kurumdur.
İbn Haldun, siyaset için hipotetiktir der.
Yani “dün dündür, bugün de bugün”
Halkın çelişkilik ilkesiyle değil,
Daha çok karşıtlık, tezatlık ilkesiyle çalıştığını söyler.
Halkın kıyas yapamayacağını,
Ama siyasette, ancak sıradan halkın görüşlerine itibar edilebileceğini,
Siyasetin gücünü de tutarsızlığından aldığını söyler…
İbn Haldun siyaseti 3 tip siyaset olarak ayırır.
1-Dini siyaset
İlahi emirlerin esas alındığı, dünya ve ahret saadetini hedefleyen ideal yönetim anlayışı.
Peygamberler ve sonrasında halifeler tarafından yürütülmüş olan siyasettir.
Bu üç siyaset anlayışını karşılaştırdıktan sonra dini siyasetin akli siyasetten üstün olduğunu ifade eder.
İbn Haldun’un  idealize ettiği yönetim şekli budur; hilafet ya da imamet.
Peygamber ve halife dönemini doğrudan ilahi müdahalenin söz konusu olduğu olağanüstü bir dönem olarak tanımlar, ancak bunun bir daha tekrar edilemeyeceğini söyler.
Bilhassa İslam’ın ilk dönemini bir istisna olarak görmektedir.
Aslında;
Ulemadan iyi siyasetçi olamayacağını üstüne basa basa vurgularken,
Onların külli(genel) düşündüklerini, hukuk ve ilim, soyut ilkelerle çalıştıklarını,
Kıyasla çalıştıklarını,
Olması gerekene odaklandıklarını ifade eder.
Oysa ona göre siyaset tam tersini ister, tekil olaylarla, anlık krizlerle, kişi ve zamana göre değişen güç dengeleriyle ilgilenir,
Olan olması gereken uğruna feda edilemez, o vakit devletin devamı olmaz.
Eğer din adamları devlet işlerine karışırsa;
Din siyasallaşır: Fetvalar iktidarın ihtiyaçlarına, arzusuna göre şekillenir,
Siyaset kutsallaşır ve eleştirilemez bir konuma gelir.
Bu durum hem dini hem de devleti yıpratır.
Din iktidarın meşruiyet kaynağı haline gelir, devlet hesap vermez olur.
Haldun’a göre Devlet zayıfladıkça dine daha fazla yaslanır, bu bir güçlenme işareti değil çöküşün habercisidir.

2-Medeni siyaset
Olması gereken üzerine kurulu siyaset.
Filozofların önerdiği ideal siyasettir.
Eflatun’un “ideal site” olarak sistematize ettiği,
Farabi’nin “erdemli şehir” olarak bahsettiği siyaset anlayışıdır.
Kendi kendisini denetleyebilen faziletli insanların yönetimde olduğu bir siyaset anlayışıdır ki, pratikte uygulanmasının imkanı yoktur.
İbn Haldun Farabi’nin “Medinetü’L Fazıla (Erdemli Şehir) adlı eserinden bahsederken toplumsal gerçekliğin böyle bir devleti mümkün kılamayacağını belirterek “medeni siyaset” anlayışını açıkça eleştirir.
Hayali bir düşünce olarak değerlendirir, küçümser.

3-Akli siyaset
Tecrübeli basiretli adamların hazırladığı kanunlara göre yapılan siyaset.
Akli ve evrensel ilkelere dayalı kamu yararını gözeten yönetim anlayışı.
Ve ikinci tezahürü olan,
Daha çok mülk üzerine kurulu siyaset.
(Mülk, sadece mal ve taşınmaz vb. değil hükümdar ve iktidar demektir Haldun külliyatında)
Mülke dayalı siyaset, hükümdarın kendi kafasına göre yönetmesi olarak da ortaya çıkabilir.
Adeta sessiz bir laiklik çağrısındadır İbn Haldun.
“Laik devlet” terimi kullanmasa da ki bu tarifler dört yüz yıl sonra ortaya çıkacaktır.
Der ki;
Devletin meşruiyeti bu dünyaya aittir,
Siyaset beşeri akıl ve tecrübe ile yönetilmelidir,
Din devleti yönetmez, sınırlar ve denetler,
Din adamları iktidarın parçası değil, dışarıdan ahlaki referansı olabilirler.
Bu manada düşünceleri laikliğe yakındır.
Din ve devletin düşmanlığını değil, işlevsel ayrılığını önemser ve tavsiye eder.
O dini dışlamadan dünyevi siyasetin kurallarını savunur.
Şöyle der: Din adamlarının devleti yönettiği yerde ne din güvende olur ne de devlet.

Genel olarak siyaset ve siyasi akıldan bahsederken;
Siyasal akılda var olan, pratik akıldır,
Pratik akıl da irade, istem demektir,
Yani siyasette akıl değil iradenin hakimiyeti vardır, 
Siyaset, aklın yasaları ile değil iştahın yasaları ile yapılır,
Siyasal akıl eylemi zorunlu kılar, eylemin aklı olmadığından, kaynağı irade ve istemdir. 
Politikacı da eylemin adamıdır,
Siyasetçi, akla değil deneyime dayanır.
(Aristotales 18-20 yaşlardakilerin bırakın siyaset yapmasını, onlara siyaset dersi bile vermemiştir.
Zira siyaset öncelikle tecrübe ve deneyim gerektirir.)
Ve İbn Haldun, devleti orta zekalıların yönetmesi halinde daha fazla ayakta kalacağını, halkın ise daha refah içinde ve huzurlu olacağını söyler.

 

ADALET
İbn Haldun’a göre 
Adalet devletin ve medeniyetin varlığını sürdürmesinin, ekonomik refahın ve toplumsal düzenin temel taşıdır.
Eşyanın tabiatına göre hükmedene hakim derken,
Böyle  hakimin hükmünden de  hikmet çıkacağını söyler.
Hikmeti de bir şeyin illetini(o şeyin sebebi, gerekçesi) ortaya çıkarmak olarak tanımlar,
Buradan da adaletin çıkacağını belirtir.
Adaletin tek başına bir şey ifade etmeyeceğini,
Adaleti bir eylemin fonksiyonu olarak ortaya koyarken,
Eylemi de, eşyanın tabiatına göre hareket etmek olarak tespit eder,
Buna riayet etmeyenin,
Tahakküm edeceğini, mütehakkim olacağını ve ortaya zulüm çıkaracağını,
Eşyanın tabiatına uygun davrandığında sonuç kendi aleyhine bile olsa ona tahammül edilmesi gerektiğini,
Bu durumun kimseyi adaletten alıkoymaması gerektirdiğini söyler.
Bu arada şunu da ihmal etmeyelim adaletin ortaya çıkmasının bir şartı da adaletin tesisini sağlayanlarda olması gereken vasıflardır.
Adaletin ortaya çıkabilmesi için 3 vasfın itidale gelmesi gerekir.
Hikmet, İffet, şecaat
Bunlar itidal üzere olduğunda 4. Bir kuvvet ortaya çıkar: Adalet.
Hikmet; lim, irfan sahibi olmak demektir.
Gafletten uzak, kendini bilen birisi olmaktır.
Ve bu vasfın itidal üzere olması gerekir.
İffet; eline, diline, beline sahip olmak demektir.
Bu vasfının da ifrat (aşırılık) ve tefritten( eksiklik, noksanlık) uzak olması itidal üzere olması şarttır.
Şecaat; Kuvve-i gadabiyenin(öfke, kendini savunma gücü), itidal( ölçülü ve kararlı), üzere olmasıdır.
Saldırganlıktan, zorbalıktan uzak, korkaklıktan beri, yiğit, kahraman, hak ve adalet uğruna korkusuz olmaktır.
Adaletin ortaya çıkabilmesi için;
Herhangi ikisinin varlığı yeterli değildir, bir vasfın eksikliği adaletin tecelli etmesinin önünde büyük bir engeldir.
Bir adam ilim sahibi, iffet sahibi olup korkaksa ondan adalet çıkaramazsınız.
Veya ilim, irfan sahibi ve cesur olup iffetsizse de ondan adalet beklememelisiniz.
İbn Haldun’a göre;
Adalet amaçtır, gayedir.
Adalet olması gerekendir. Ahlak gibi, hukuk gibi.
Meli/malı ile çalışır uygulayıcı kudretin varlığı ile inşa edilir.
İbn Haldun’un bir teorisi de,
Daire-yi Adliyye
-Adalet Döngüsü- üzerinedir.
Der ki:
Adl mucibi salahı cihandır diye başlayarak;
ADALET Cihanın kurucu ilkesidir,
Cihan bir bağdır duvarı devlet,
Devleti ayakta tutacak olan şeriat-hukuktur,
Şeriati-hukuğu ancak siyaset-iktidar sağlar ve korur,
Siyaset gücünü-kudretini ordudan-askerden alır
Ordu- asker  malı, mülkü korumak için de vardır,
Malı üretecek olan kimdir: Halk.
Halkı bir arada tutacak olan ise ADALET.
Ona göre;
Adalet Olmazsa "Asabiyet" Ölür
O güçlü toplumsal bağ (Asabiyet), ancak adaletli bir ortamda yeşerebilir.
Eğer bir toplumda insanlar emeğinin karşılığını alamayacağını, hakkının güçlüler tarafından çiğneneceğini düşünürse, o toplumu bir arada tutan ortak ideal yok olur.
Asabiye zayıflar, zalimler ortaya çıkar.
Haldun'a göre zulüm (adaletsizlik), sadece şiddet değildir; mülkiyet hakkına müdahale etmek, haksız vergi almak ve fırsat eşitliğini bozmak da zulümdür.
İbn-i Haldun, adaleti doğrudan satın alma gücü ve piyasa dengesiyle ilişkilendirirken,
Adaletsizliğin, devletin ömrünü kısalttığı ve hanedanlığın çöküşünü hızlandırdığı için; adalet salt ahlaki bir öğüt değil, kaçınılmaz bir uygarlık yasasıdır.
Adalet, hukuğun kapsayıcılığına,
Yasaların güçlü olmasına bağlıdır.
Yasaların zayıf olduğu yerlerde ise cezalar şiddetli olur der.
Adaletin merhametin zıttı olduğunu söylerken,
Adaletin olduğu yerde merhamete gerek duyulmayacağını,
Merhametin hakimiyetinde ise adaletin gereksiz olduğuna dikkat çeker.
(Haftaya devam edeceğiz inşallah)

İlim ve irfan, iffet ve şecaatte itidal üzere olmak temennisiyle…
Muhabbetle…
Yavuz KARA

 
  YAZARIN ARŞİVİ
 
 
 
  YORUMLAR
 

 

  YORUM YAZIN
 
Adınız Soyadınız
 
Yorumunuz
 


 



ANASAYFA
MASAÜSTÜ GÖRÜNÜM
HABER ARŞİVİ


KÜNYE


İLETİŞİM

mersinpost.com.tr © Copyright 2026 Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak gösterilemeden
yayınlanamaz, kopyalanamaz, kullanılamaz.


URA MEDYA