Ahmet Erhan’ın Bütün Şiirler kitabına eriştim, geçen günlerde. Ahmet Erhan sıklıkla okuduğum bir şair olmadı, bunun nedenini bugün İlhan Berk’in Şiir ve İdeolojiyle ilgili görüşünü okuduğumda iyice kavradım, bir derinliği yok diyemeyeceğim Erhan şiirinde ama aradığım o derinliğe ulaşamadığımı fark ettim. Berk; Nazım Hikmet şiiri hakkında şunları demiş: Nazım’ı düşüncesi büyütmüş, ama bir daha büyümesine yine o engel olmuş diye düşünüyorum. Nazım şair olarak (yaptığı çok önemli) bizim için büyük; ama dünya şiiri yanında öyle ahım şahım bir derinliği yok. Evreni dar, hele de derin değil. Kısıtlı dünyası. Eluard’ın da ideolojisi var, ama kısıtlı değil, alanını iyice genişletmiş. Herkese yer var onda. Sanki düşün yokmuş gibi! Bu önemli diyorum işte.
İlhan Berk’in bu görüşüne ben de katılıyorum, senelerdir katılıyorum, Necip Fazıl için de bu tümceyi söyleyebilirim. Söylemek gerekir mi emin değilim? Emin değilim çünkü, sanki şiirinde bir miladı var gibi, örneğin Attila İlhan şiirlerine artık pek yakın değilim, İlhan’da seslenmedi mi herkese. İlhan’da büyük şair değil mi? Hatta Nazım’dan Necip Fazıl’dan daha büyük şair değil mi? Galiba yazıda da şöyle oluyor; sevgiliyi bırak, koyunlara bak der ya bir bakış. Belirli bir bakıştan, yaştan sonra, Özdemir İnce’de der ya tarih bilmek gerek diye, tarihin sularından, felsefeden kurtulan yazı, genel geçer sığ sularda kendiliğinden seyrediyor, İlhan Berk, Melih Cevdet hâlâ öyle değil örneğin, insan olmayı anlattığı yerde yalnız şiiriyle o acı neyse onu da paylaşıyor, bunun ikisini bir arada gördüklerimiz yaşıyor, bunun en yalın örneği biraz da kutsal kitaplar sanki, söylenceler de cabası.
İlk gençliğimden bugüne vefat etmiş veya anam babam yaşımdaki şairlerde buluyorum aradığım azığı. Tüfenkteki dizeyi, kelimeyi, hepsinde mi hayır, hepsi gerekiyor mu, hayır. Zonklama diyorlar ya yaraya biraz da, böyle mi emin değilim. Örneğin ağrıyan yerini anlatan İsmet Özel’de de çok şeyler bulmam da bir tuhaflık olmasa gerektir, bir sayrıyı iyi eden insan olmayı anlatan neyse o, ama sonuçta fikirlerin dışında kalıyor bazen ağrıyan yerimiz, hatta çoğunlukla, kendi halinde gezinen koyunların ağrısı gibi mi oluyor bu çoğun. Koyunlardan mı geliyor ağrıyan yer, yoksa gece kurdun diyen bir Fransız’ın ağrısıyla mı ortaya çıkıyor. Bu denli saf olabilir miyim veya bu denli bir ağacı düşünebilir miyim? İçinde yaşayıp durduğum toplumun beni şekillendiren yapılardan uzakta neyi anlatabilirim, bu gerçekten çocukça olurdu şüphesiz.
Sığındığım, gördüğüm, baktığım, çevremin içinden sesleniyorum, değil mi? İnsanlardan uzak olup da onların kapılıp durduğu bu girdabı kurcalamamak elbette sorunsal olacak, pek çok sorunsaldan geçip insan olmuyor muyuz? Biliyorum gerçekten bir düşmanımız yok! Biz öyle zannediyoruz çoğun, açlık, tokluk ve hırs seyrinde. Büyük çelişki. Bu arada fotoğraf da çoğun insan değil mi?