HAYATI -2-
1362 senesinde ata topraklarından olan Fas’a gitmeye karar veriyor.
Orada İbn Hatip vezirdir.
İbn Hatip sürgündeyken kendisine yaptığı yardımlardan, dolayı onu sözcü olarak Kastilla kıralı Pedro ile görüşmeye gönderiyor.
İbn Haldun,Pedro’ya “ buranın bir zamanlar atalarının toprakları olduğunu” söyleyince,
Pedro da ona: “o zaman gel vezirim ol, atalarının topraklarını yönet” diye teklifte bulunur.
Haldun kabul etmez bu teklifi.
Aklında ailesiyle birlikte Endülüs’e yerleşmek vardır, dönüşünde de gider ve yerleşir.
1365 yılında abisi Tunus’ta vezir olunca bu kez kardeşi çağırır İbn Haldun’u.
Ona “senin en çok istediğin haciplik değil mi, gel sen de hacip ol” der.
Tunus’ta muazzam törenlerle karşılanır İbn Haldun.
Hacip sultan ile vezir arasındaki bir konumda, esasen ülkenin hacip tarafından yönetildiği de bilinen bir gerçek.
Elbet bu gerçek hacipliğin Haldun’da olmasında geçerlidir.
Çoğu hacip pek işlere müdahele etmez. Vezire bırakır bu işleri ve sembolik bir saygın statüyle yaşamayı tercih eder.
İbn Haldun ise hacipliğin yanı sıra Cuma hutbelerinde hatiplik yapmayave ders vermeye devam eder elbette.
Ne acıdır ki; 1 yıl sonra Sultan öldürülür ve doğal olarak,
Gözler hacibe çevrilir,
Hacipten beklenen elbette sultanın oğlunu tahta çıkarıp, şehrin savunmasını yapması iken, O bunu yapmaz,
Karşı tarafla anlaşıp sultanı satar,
Şehri de onlara teslim eder.
Yeni sultan bu hizmeti karşılığı onu haciplik görevinde tutsa da
Bütün derdi zaten hacip kalabilmektir Haldun’un.
Yeni sultan, eski sultanını sattığı için, ona güvenmediğinden sürekli takip ettirip kontrol altında tutmak isteyip,
Bir nevi göz hapsine alınca,
İbn Haldun bunu fark eder, geleceğinden endişe duymaya başlar tabi.
Ve derhal şehirden ayrılır, yani kaçar.
Sultan onu yakalayamayınca abisini hapse atar.
Haldun adeta ortada kalıyor, gidecek bir yeri de bulunmuyor.
Fas’a gitse orada vezirle problemli,
Endülüs’e gidemez orada da istenmiyor,
Tunus desen çok karışık,
O da bu kez çöle kaçıyor.
6 yıl boyunca berberi kabilelerle birlikte yaşıyor.
Kabileler onu o kadar seviyor ve benimsiyorlar ki, kendilerinden biri olarak kabul ediyorlar.
Öyle ki kabile reisi, ailesini de getirttirir Haldun’un yanına,
Elbette yaşadıkları anlaşmazlıklar dolayısıyla araları açık olan kabilelerin birbirileriyle olan husumetine son vermesinin, sukuneti sağlamasının,
Bir de bilgisi ve becerisi sayesinde sevilip, sayılmasının etkisini göz ardı etmemek lazım gelir.
Haldun, o süre zarfında en ince ayrıntısına kadar kabile hayatını inceler.
Yaşantıları, neye çok kızıp, neden çok sevindiklerini, kime neye neden sevip saygı gösterdiklerini vb. kısaca yedikleri ve içtiklerine kadar tüm ayrıntılara sızıyor.
Kabilelerin, kurulan ve yıkılan devletler üzerindeki etkilerini araştırıyor.
Kabilelerin desteğini nasıl alabileceğini öğreniyor.
Dengelerin nasıl bozulacağının tespitini yapıyor.
Fitne nasıl çıkarılır, birliktelik nasıl bozulur veya nasıl birliktelik tekrar sağlanır bunu çok iyi tespit ediyor.
Bu konuda öylesine uzman oluyor ki, artık bütün kuzey Afrika ve Endülüs bu işlerin Haldunsuz yürüyemeyeceğine inanıyor.
Vazgeçilmezliğini iyice perçinliyor.
Bu arada, İber Tarihini yazmaya başladığı yer de kabilelerle yaşadığı İbn Selame Kalesidir. Birinci cildi olan Mukaddimeyi de burada yazmıştır.
Bunun dışında kalan zamanında da sorun temizleyici olmuştur adeta, her kabile üzerinde ve her yerde bir damla Haldun her şeyi tertemiz hale getirir.
Öyle ki bu dönemde; emirler, sultanlar kabilelerle arası bozulduğunda Haldun’a başvurur hale gelirler.
O dönemde Tlimsan sultanından haciplik teklifi de alır, ama kabul etmez Haldun.
Sebebi de; Tlimsan Sultanı’nın suyunun ısındığını görmektedir, çünkü Meriniler tekrar geliyordur ve onu yerinden edeceklerdir, bunu çok iyi okuyabiliyordur.
Bir de buna Haldun’un vezirle arasının oldukça bozuk olduğu eklenince.
Elbette hiç olaya karışmaz.
Merinilerin harekete geçtiğini anladığında tekrar kaçmaya karar verir, ama
Tam limanda kaçacakken yakalanır Meriniler tarafından.
Meriniler’in hizmetini bırakıp düşmanlarını desteklediği için aşağılanır, şiddetle kınanır.
Herkesin önünde tahkir edilir,
Satıcı, kalleş olduğunu kabul etmek zorunda bırakılır,
Özür diletilir.
Sonrasında ise Haldun,” gelin size Tunus’u nasıl alacağınızı söyleyeyim, beni serbest bırakın” der.
Verdiği ziyadesiyle faydalı bilgiler sayesinde Merini Sultanı tarafından serbest bırakılır.
Canını kurtarır, ama iyice rahatsız da olur bu duruma düşmekten.
Sonrasında Tilimsan yakınlarındaki bir türbede inzivaya çekilmeye karar verir.
Meriniler orada da rahat bırakmazlar onu.
Ya bize hizmet edersin ya da biz sana derler.
Ama bizim hizmetimiz ağır olur diyorlar.
Tilimsan sultanı Ebu Hammu aleyhine kabileleri ikna etme görevi verirler Haldun’a.
(Halbuki Ebu Hammu Haldun’a daha önce haciplik teklif etmişti)
Ebu Hamuu’nun öldürülmesi için yapılan baskına da bizzat katılır.
Fakat Ebu Hammu kurtulur.
Mecburen Merinilere hizmet etmeye devam etmek zorunda kalır.
Kabilelerin Sultana bağlı kalması için onları ikna edince bir süre büyük bir sükunet oluşur.
Verdiği bilgiler ve hizmetler sayesinde Tilimsan ele geçirildiği için, tekrar bir sürü ihsana nail olmuştur.
Fakat sonrasında Tlimsa da tehlike altına girince ve bir de Sultan vefat edince Fas’a gitme kararı alır.
Çölde Ebu Hammu’nın suikastından son anda kurtulur.
Fas’da vezir İbn Gazi onu iyi karşılar.
Böylelikle orada rahatlar ve ilmi faaliyetler yapmaya başlar, dersler verir.
Fakat Fas da karışmaya başlayıp, eski sultanın oğlu başa geçince.
Kendisine duyulan güvensizlikten dolayı bu kez de tutuklanır.
Serbest kaldığında artık Fas’da kendisine rahat olmayacağını anlayınca ailesini de bırakıp Endülüse kaçar.
Fakat Fas sultanı Endülüsde bulunan Haldun’un kendilerine teslim edilmesini ister, buna yönelik Fas ve Tunus Sultanlarına tahdit dolu mektuplar gönderir.
Orada kendileri aleyhinde yapacağı faaliyet ve çevireceği entrikalardan endişe duyulmaktadır çünkü.
Endülüs sultanı bu sebepten savaşayı göze almayıp, isteğe uyup Haldun’u ülkesinden uzaklaştırır.
1375 yılında Haldun ailesi birlikte ortada kalmıştır. Gidebilecek bir yer kalmamıştır.
Bunun üzerine tek çare kalır Haldun’a, kaçarak ancak canını kurtardığı ve Kendini öldürtmeye çalışan Ebu Hammu’ya mektup yazar
“Bana aracılık yap.”
“Ben ilim adamıyım, söz veriyorum ilimden, eğitimden başka hiçbir şeyle uğraşmayacağım, taahhüt ediyorum beni kabul edin” der.
Ebu Hammu her şeye rağmen, sıkıştığında onu kullanabileceğini de düşünerek, tamam der.
“Sana yardım edeceğim.”
Bir birlik gönderip onu aldırır.
Tabiiki kısa bir süre sonra dönemin vazgeçilmez siyasi döngüsü tekrar işlemeye başlar.
Yine karışmıştır ortalık.
Hemen Haldun’a müracaat edilir ve gel bakalım bizi bu durumdan kurtar denir.
Kabul etmez ve yine kaçar Haldun…
(Haftaya deveam edeceğiz inşallah…)
Fakat yine de kabilelerin Merini Sultanı’na destek sağlama görevini yapmak zorunda kalır.
TARİH, SOSYOLOJİ ve İKLİM TEORİSİ
TARİH
İbn Haldun;
Geçmişlerin geleceğe, suyun suya benzemesinden daha fazla benzediğini söyler.
Tarihi de zahiri ve batıni diye ikiye ayırır.
Zahiri haberin gelmesidir. Şu şudur özellikleri budur gibi.
Tarihi ilim yapan şeyin ise Batıni yönü olduğunu söyler.
Yani tarihi ilim yapan şeyin kendi dönemi içinde onun kurgusu olduğunu söyler,
bunu niye yaptı, nasıl yaptı, ne oldu,
o dönemde insanlar ne yiyip içerlermiş,
dönemin siyasi atmosferi nasılmış bunlara cevap verebilmesidir, der.
Tarihin bir toplumun sosyal ekonomik, coğrafi yapısının bir yansımasından başka bir şey olmadığını açıklar.
İbn Haldun’a göre tarih ve sosyoloji birbirinden ayrılması mümkün olmayan şeylerdir.
Sosyolojik olayların ancak sosyolojik olaylarla, yaklaşımla anlaşılabileceğini özellikle vurgular.
O yüzden tarihçilik, tarih ilminin, sosyolojik tarihçiliğin İbn Haldun ile doğduğu kabul edilmiştir.
Batı da 1900’lü yıllarda İbn Haldun’u bu yüzden sosyolojinin kurucusu olarak kabul etmiştir.
Haldun, tarihçinin toplumları tanımadan tarihçilik yapamayacağını,
Tarihin her ne kadar dünün bugüne aktarımı ise de bu aktarımın sadece isimlerden ve olaylardan ibaret olmadığını söylemiştir.
Tarih biliminin; geçmişte yaşanan savaşların, kahramanlıkların, hikayeler ve hurafelerle süslenip anlatılması değildir derken,
Bunlardan kurtarılmasının zorunluluğuna dikkat çeker.
Olayların neden yaşandığını ve nasıl bittiğini açıklarken akıl süzgecinden geçirilmemiş olanların kabul edilemeyeceğini ifade etmiştir.
Hatta bütün ilimler açsından inceleyerek doğruluğun sağlamadan, bir bilginin değerlendirilemeyeceğine dikkat çekmiştir.
Geçmişte kalan medeniyetlerin, yaşamları onların kültürleri, sanatları, edebiyatı, Ekonomilerinin de değerlendirilmesi gerektiğini,
Hatta mantık, matematik, fizik, coğrafya, şiir gibi ilimlerin de olmasının zorunlu olduğu,
Ve kesinlikle belgeler ve araştırmalara dayalı olmasının zorunlu olduğunu,
İlaveten felsefe ile temellendirilip pratik yapılarak, ancak bu şekilde yapılabileceğini ve anlaşılabileceğini söylemiştir.
Bu yönüyle tarih felsefesinin de kurucusudur.
Sözün Özü;
İbn Haldun tarih bilimini temel bilim olarak görür.
Her şeyin bunun üzerine inşa edilmesi gerektiğini söyler.
Tarihin hurafe ve hikayelerden arınmış akıl süzgecinden geçirilmiş ve belgelere dayalı toplumların doğasını bilerek yapılabileceğini söylerken,
Tarihçinin başka dallarda da ilim sahibi olması gerektiğinin altını kalın kalın çizmiştir.
Velhasıl;
Bizi düşünecek olursak bizim “biz” olmakta yaşadığımız sıkıntıların kaynağının asabiyet kaynaklı olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.
Ortak bir geçmişte uzlaşamayan toplumlar ortak bir gelecek de kuramayacağından,
Önce hiç gecikmeden geçmişimizle hesaplaşıp ortak bir noktada uzlaşmalıyız.
Ancak bu sayede; ortak, beraber, yıkılmaz bir gelecek inşa edebiliriz.
Geçmişle mutabık olunmadan ortak gelecekten bahsedilemez.
SOSYOLOJİ
“İnsan babasının değil, alışkanlıklarının çocuğudur” ve
“İnsan yediklerinden ibarettir” demiştir İbn Haldun.
Haldun “İnsan toplumsal bir canlıdır”
“Özü gereği medenidir” derken
Aristotales; insanın doğası gereği bir arada yaşamak zorunda olduğunu bu yüzden de “İnsan sosyal bir hayvandır” demiştir.
Farabi ise insanı madde ve suretin birleşiminden oluşan ölümlü bir varlık, düşünen bir canlı olarak tanımlar ve insana: “el-hayvanü’n-natık” der kısaca:
Konuşan canlı!
Haldun, toplumsal yaşamın kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunu söyler.
Sivil toplumun oluşması için mülk olması gerektiğini,
Mülkiyet yoksa da sivil toplumun oluşamayacağını,
“Refahın da mülkün tabiatından” olduğunu söyler.
Mülkün olabilmesi için yerleşik olunması gerektiğini,
Yerleşik olabilmek için de üretici olmanın, üretmenin zorunlu olduğunu,
Ancak bu şekilde de toplum olunabileceğini vurgular.
Ona göre;
Toplum değerler bütünüdür, sadece somut bir kalabalık değildir.
Değerler sayesinde insan sürü olmaktan çıkar, toplum olur.
Değerler içerisinde de bir dine ihtiyaç duymaz İbn Haldun, bir toplumun “şerefinin sırrı” olarak gördüğü asabiyenin, bir inanç ve ahlakın yeterli olacağını ifade eder.
Elbette ortak dil, konuşma yoksa, sohbet olmazsa toplum olunamayacağını söyler.
Toplumu oluşturanın ve devamlılığının dayanışma ve yardımlaşma ruhunun devamlılığına bağlı olduğunu söyler.
Haldun;
Toplumu ve onun kurumlarını bilimsel bir nesne olarak ele almış,
Nedensellik ilkesini esas alarak, sosyal olguları yine sosyal olgularla açıklamıştır.
Bu yüzden O, sosyolojinin habercisi ve kurucusu kabul edilmiştir.
Haldun;
Determinist yaklaşımı, rasyonel bakış açısı yüzünden olsa gerek,
Olması gerekeni bir tarafa bırakıp olanla meşgul olunmasının keyfiyet değil zaruret olduğunu söylemiştir.
Her ne kadar Makyevel gibi “Olan yerine olması gerekenle uğraşmanın ahmaklık olduğunu” söylemese de, bir ton daha açık bir renk kullanmıştır ifadelerinde.
7 İKLİM TEORİSİ
“Coğrafya kaderdir” cümlesine sıkıştırılan iklim teorisi, coğrafyanın medeniyetler üzerine etkilerini ele alan kapsamlı bir çalışmadır.
Coğrafi determinizmin
Haldun;
Her şeyi illaki hep nedensellikle açıklar.
Faziletin itidal ile mümkün olacağını,
Mutedil iklimlerde en yüksek medeniyete ulaşılabileceğini söyler.
Çok sıcağı, ifrat
Çok soğuğu tefrit
Ilıman iklimi ise itidal olarak tanımlar.
İtidal denge demektedir, ortayı bulma ve adaletdir.
İfrat ve tefrit niceliksel bir yaklaşımdır ve bunların insan, toplum üzerine etkilerini net olarak açıklar.
(Eğer sorun niteliksel ise buna redayet (dışkı , toprak yemek vs.)denir ki o zaten ayrı bir boyuttur))
Yerküreyi göz önüne aldığımızı var sayarsak alt tarafı çok sıcak (ifrat)
Üst tarafı çok soğuk (tefrit) olarak adlandırır İbn Haldun.
Orta kuşak ise itidal üzere olan, mutedil iklimli ve uygarlıkların doğuşuna merkezlik eden bir kuşaktır ona göre.
Haldun bir çember çizer ve alttan ve üstten üçe böler.
Alt kısmı da dikey olarak 1 ve2 diye ikiye bölerken orta kuşağı 3,4,5 diye yatay olarak üçe böler ve son olarak da üst kısmı 6,7 diye dikey olarak ikiye böler.
Yerkürenin güneyi çok sıcak olduğundan, kuzeyi de çok soğuk olduğu için anormal diye ifade eder.
Normal olan ise ona göre orta kuşaktır, itidal üzere olduğundan; akıl fikir, uygarlık, bilim, sanat buradan çıkar.
Yani Avrupa İspanyadan başlatırsak Türkiyenin üzerinden Çin’e kadar olan orta kuşağı kast etmektedir Haldun.
Ilıman orta kuşakta yaşayan insanların, beden ve akıl bakımından dengeli, ahlaki açıdan daha ölçülü ve mutedil olduğunu söyleyip,
Fiziksel ve zihinsel bir dengenin varlığından bahseder.
Bilim, sanat, siyaset ve kalıcı devlet düzeni hep bu kuşakta, Akdeniz ve Mezopotamya vb. vücut bulmuştur,
Sıcak ya da soğuk havanın, gıdaların, insanların neşesini, üzüntüsünü, rengini, mizaçlarını etkilediğine dikkat çekerek,
Aşırı sıcak bölgelerde toplumların rehavet veya daha yumuşak huylu, bedenen güçlü, ama muhakeme gücü zayıf, ve çılgınlığa varacak şekilde oldukça neşeli olduklarına işaret eder.
Güneşin dikleştiği yerlerde insanların daha az enerji harcadığını ve bu yüzden daha az çalıştığını söyler.
Aşırı soğuk iklimin; insanları sertleştirip, iklimin zorluklarıyla mücadele etmekle daha güçlü, cesur ve savaşçı karaktere büründürdüğünü söyler,
Soğukkanlılıkları onları; mağrur, gururlu bir yapıda olmalarını, sıcak iklimlere kıyasla özgürlük ve güvenliklerine daha düşkün olduklarını,
Aırı soğuğun etkisiyle insan ruhunda yarattığı sertlik ve hüzün nedeniyle aşırı sevinç, zevk-sefa düşkünlüğünün de daha az görüldüğünü söyler.
Sonra gelen düşünürler başta batılı düşünürler; Montesquieu, Jean Bodin,
Johann Joachim Winckelman vb. olmak üzere,
Zencileri kıt zekalı, bedenleri çok gelişmiş, fakat çok neşeli, ritim duyguları çok yüksek diye tarif ederler.
Bir süre sonra köle olarak hizmete koşulan bu insanlar, hayvanlar gibi hadım da edilirler.
Üreme yetileri kaybolunca bedenlerindeki gücü yaptıkları işe daha fazla verebileceklerine inanılmaktadır.
Ebu Cahız’ın ( edbiyat ve kelamcı İslam bilgini) hadımlık adına bir hayli teferruatlı araştırmaları vardır tüm çıplaklığıyla meseleyi ortaya koymuştur.
Zenciler üzerinde yapılan hadım etmeyi ve Avrupalıların da dervişlik adına kendilerini hadım ettirmelerini şiddetli eleştirir, ama
Avrupa da, İslam coğrafyası da kölelerini ağırlıklı olarak kuzey Afrika ve güneyinden temin etmeye devam ederler.
Hegel, İbn Haldun’u aşıp, biraz daha ileriye giderek “Sibirya’nın ve Afrika’nın tarihi yoktur, çünkü aklı yoktur” der.
Velhasıl;
İbn Haldun’a göre;
Aynen hayvan dünyasında olduğu gibi insanlar da hava şartlarından etkilenir.
Hatta yaşadığı iklimde aldığı besinlerin dahi ruhlarına ve bedenlerine sirayet eder.
Yani insan doğası üstünde iklim gibi toprak çeşidinin de etkisi vardır.
Çünkü insan toplulukları yaşadığı etrafa ve şartlara göre biçim alır.
Hele ki havanın insan ahlakı üzerindeki etkisini anlatırken Sudan halkını örnek göstererek,
Sıcak iklimin onları gevşettiğini, ve beğenilerine çok düşkün olmalarının sebebi olarak iklimi işaret eder.
Hafifliğin, aceleciliğin, beğeni ve keyfe düşkünlüğün Sudanlıların ve zencilerin karakterlerinde ve huylarında bulunduğunu,
Her ses ve çalgıya göre raks etmelerini, her yerde bu şekilde anılmalarını ahmaklıklarının sonucu olduğunu,
Hararet, sıcak iklimde yaşamanın sudanlılar/zencilerin yapılarına işlediğini,
Onların nefisleri ve bedenlerindeki hararetin, yaşadıkları iklimin hararetiyle doğru orantılı olduğunu söyler.
Hatta daha da ileri giderek, iklimin insanların maişetleri( geçim, geçinme) üstünde etkili olduğunu söyleyerek Mısır ve Fas halkını örnek gösterir.
Mısır halkının sıcak enlemde hayat sürdürmeleri sebebiyle, işlerinde ferahlık ve hafiflik içinde akıbetlerinde gafil oldukların işaret ederken,
Mısır halkı değil bir yıl, bir ay yetecek kadar bile besin biriktirmezler, yediklerini günübirlik pazardan aldıklarını söyler.
Fas için de şunları söyler:
Fas halkı, havası soğuk yaylalarda yaşadığından, hüzünlü denecek kadar kafası eğik, endişelidirler, ve işlerin akıbetini aşırı düşünürler.
Hatta bir Faslı iki yıllık buğday ve hububat biriktirir depolar ve onun azalmasına izin vermeyecek bir yaşam sürer
Sonuç olarak, İbn Haldun’a göre insanoğlu fıtraten doğa şartlarıyla alakadardır.
İnsan yediği ve yaşadığı etrafa göre biçim alır.
Bu amaçla insanın değişik iklimlerde ve bölgelerde yaşaması değişik mizaç ve ruhi değerlere sahip olmasına sebep olur…
Bir nevi “Coğrafya kaderdir” der İbn Haldun.
(Haftaya devem edeceğiz inşallah)
Coğrafyamızın değerini bilmek temennisiyle…
Muhabbetle…
Yavuz KARA