SON SÖZ
Huzuru hazırda huzur bulan, hali hazırda huzuru bulamayan,
Hınzırların huzursuzluğunda, Hızır gibi sarılınan bir kahraman.
Acılarını bir diğer acılarının görmemesi için çalışan bir fani İbn Haldun.
Bu fani; bilim-i sani(bilim oluşturan, yaratan), siyaseti dahi(siyaset dehası) biri.
İlk tanışıldığında şüpheyle yaklaşılan, tanıdıkça sevilen ve hayran olunan, tedavülden kaldırılamayan ve kaldırılamayacak olan bu kıymeti, son olarak eğitim ve tıp alanındaki düşüncelerinden ve ilave olarak öğütleri ve sözlerinin küçük bir kısmından bahsedip, tekrar başvurmak üzere notlarımız arasına kaldırıyoruz.
Ne demişti Haldun:
“Her son yeni bir başlangıçtır.
Nihayete eren eylem, peşinden sürükleyeceği yeni eylemlerin ilk kıvılcımıdır.”
EĞİTİM
İbn Haldun için eğitim çok önemli ve değerlidir.
Yaşanan olumsuzlukların bir çoğunun eğitimle düzeltilebileceğini söylemiştir.
Fakat bunu ezberci bir eğitimle olamayacağının da altını çizer kalın kalın.
Ve bir de aşırı disiplin ve katı tutumla, korku vererek de başarılı olunamayacağına dikkat çeker.
Ezberci eğitim için;
Ezberciliğin sonucunun ilim meclislerinde suspus olarak kaldığına işaret ederek,
Tahsillerini tamamlayanların dahi ilimde meleke edinememelerini de ezberciliği bağlar.
Bunun sebebinin ise güzel bir eğitim metoduyla ve öğretim usulü ile ders verebilecek öğretmenlerin bulunmamasıyla açıklar.
Halbuki bunlar ezbere önem verenlerdir der.
Buna rağmen, bunlar ilimde meleke sahip olma yolunun kitapta yazılanları ezberlemek olduğunu sanırlar.
Melekenin, ilmi münakaşalarla ve münazaralarla konuları ve meseleleri zihne yerleştirerek kazanılabileceğini bilmezler.
Sertlikle eğitme üzerine ise;
Talebelere sert davranmanın zararlı olduğunu söyler.
Her ne kadar eğitimin eğmekten geldiğini, biraz baskıyı gerektirdiğini bilse de aşırıya kaçan sertlik ve katılığın insanları edilgen bir hale dönüştürüp, sinsi bir yapıya büründüreceğini ifade eder.
Buna da şu şekilde açıklık getirir:
Sert davranmak talebelere bilhassa küçük yaştaki çocuklarda kötü alışkanlık yaratır.
Şiddet ve katılıkla yetiştirilen talebelerde baskı hakim olur bu durum onların gelişimini engeller.
Onlarda üretkenlik ve çalışkanlığı yok eder.
Onları tembelliğe, yalana ve ikiyüzlülüğe sevk eder.
Dolayısıyla onlara hile ve aldatmayı öğretir.
Zamanla bu davranışları, onlarda alışkanlık ve karakter haline dönüşür.
Medenileşmekte çok zorlanıp, daha da önemlisi onların insanlıklarına tesir edip, insanlıklarını bozar.
Böylelikle, faziletten uzak kalır tembelleşirler.
İnsanlığın en aşağı seviyesine inerler.
Başkalarının boyunduruğu ve baskısı altına giren, şiddetine maruz kalan toplumlar da aynı duruma düşerler.
İdaresi başkalarının elinde bulunan herkesin durumu buna bir örnektir.
Onlar kendilerini idare edecek bir melekeden mahrum kalırlar.
Sert eğitimin ucunu kaçırmak kurt değil tilki yetiştirmekle sonuçlanır, der…
TIP
Daha önce de işaret edildiği üzere İbn Haldun organizmacı bir yaklaşıma sahip her şeyin doğup büyüyüp öleceğini savunan bir ilim adamıdır.
Coğrafyanın, yediklerimizin, insan sağlığında medeniyette çok etkili olduğunu iddia ederken.
Bedenen ve ruhen sağlıklı olmayan insanların devlet yönetmekte de başarılı olmayacağını savunmuştur.
Çünkü ona göre;
insanın yaşadığı yer, kişileri, kişilikleri ve tarihi etkiler.
O bölgede yetişen bitkiler ve yiyecekler onların kaderine bile etki eder.
Bir kimse belli bir gıdayı almayı alışkanlık haline getirince vücudu onun alınmasına uygun hale gelir ve o gıdanın değiştirilmesi hastalığa sebep olur.
Ölçü de çok önemlidir onun için, gıdalarda ölçüyü kaçırmak vücuda zehir almaktır ona göre.
Der ki; “Bilin ki, hastalıkların kaynağı yemeklerdir, Resulullah: “ Mide hastalığın yuvasıdır. Perhiz ilaçların başında gelir” buyurmuştur.
Bir başka hadiste ise; “Her hastalığın temeli oburluktur” buyurur.”
Bu hadisin anlamını da şöyle açıklar; ilk önce yenilen yemek hazmedilmeden tekrar yemek yiyerek mideyi doldurmak demektir.
Perhizin ilaçların başında geldiğini söyleyerek, açlığı ön plana çıkarır.
Açlığın ilaçların temelini teşkil eden en önemli ilaç olduğunun buyurulduğunu söyler.
Ona göre;
Yediklerimiz çok iyi sindirilmelidir, sindirmenin yeterince sağlanamadığı bünyelerde hastalıkların hüküm sürer.
İyi bir sindirim ise az yemeden ve iyi çiğnemeden geçmektedir.
Hazım birtakım amel ve hallerden sonra tabi olan hareketle gıdaları pişirerek gıdayı bilfiil bedenin bir parçası haline getirir.
Bunu da şöyle açıklar;
Gıda ağza alınıp, dişler le iyice çiğnendikten sonra, ağız sıcaklığının etkisiyle biraz daha pişer az çok da mizacı değişir.
Yemek mideye indikten sonra, midenin harareti ile keymus(alınan gıdaların midede hazm olmasıyla ortaya çıkan kana karışacak olan sıvı) haline gelir.
Bu aynı zamanda yiyeceklerin özüdür.
Mide bu özleri karaciğere ve atıkları da bağırsaklara verir.
Bağırsaklar mahreçlere(çıkak, çıkış yeri) gönderir.
Karaciğer ise kendisine verilen özü daha da pişirerek halis bir kan haline getirir.
Pişerken o kaynadığı vakit sarı köpükler oluşur.
Bu köpük safra halini alır.
Kurumuş parçalar ayrılır.
Bu parçalardan ciğerin alt tarafında çöküntüler meydana gelir buna sevd (kara safra) denir.
Tabii olan hararet bu kanın bazı parçalrını pişirmekten aciz olur bundan da balgam oluşur.
Sonrasında karaciğer bunu damarlara verir.
Damar ve kanallarda kaynayarak orada saf kandan rutubetli ve hararetli buhar meydana gelir.
Bu kan insandaki hayvani ruhu besler.
Namiyye adı verilen bu büyüten ve besleyen kuvve kanda değişimler yaparak bir kısmını et, koyu kısmını ise kemik haline getirir.
Sonra vücut, ihtiyaçtan artan kalanları gözeneklerden ter, salya, sümük halinde gözden çıkarır.
Eğer yedikleriniz mide, karaciğer ve damarlarda pişirilip kaynatılmasına mani olacak kadar fazla ise organlar randımanlı çalışamaz, atıklar çoğalır yeterince pişirilemediğinden parçacıklar halinde organlarda birikir.
Üstüne tekrar yeni yemekler geldiğinde işlemler hep yarım yarım devam eder.
Gün geçtikçe bu atıklar çoğalır.
Tabii olarak pişmesi tamamlanamayan bu maddeler çürümeye başlar.
Çürümüş gıda artıkları hılt( karışmış bulunan, terkip) adı verilir.
Bu terkiplerde hep bir miktar hararet bulunur.
Bu insanın bedeninde humma olarak ortaya çıkar.
Ateşle kendini gösterir.
İnsan bedenindeki hastalıkların da temeli işte tam budur.
Hadiste belirtildiği üzere, hummanın çaresi perhizdir.
Az ve uygun beslenmedir.
Hastalıklara göçebelerden ziyade şehirliler tutulurlar.
Bunun sebebi şehirli yemeklerinin çeşitli olması, yemeği de belli vakitlerde yememeleridir.
Şehirliler yemeklerini tat verici maddelerle bakla, kuru yemiş, taze meyvelerle karıştırarak ve pişirerek yerler.
Birkaç çeşitle de yetinmezler sebze hayvan eti olmak üzere kırk çeşit yiyecekler hazırlarlar.
Bu da atıkların organlarda kalmasını arttırır, atıkların çok olması sebebiyle oluşan çürüme ve kokmuş buharla şehirdeki hava da bozulur.
Halbuki hava ruha neşe ve güç verir.
Bu neşe ve güç hazım üzerinde, harareti arttırıcı bir etki oluşturur.
Şehir halkında hareket de pek yoktur, spor da yapmazlar.
Bu yüzden şehirlerde hastalıklar çok görülür.
Elbette tıbba ve doktorlar olan ihtiyaç da çok artar…
Burada şunu da söylememiz gerekir Tıp alanında Hipokrat ve Galen teorisi olan dört sıvı teorisi varlığını 17.yy’a kadar korumuştur.
1600 senelik hüküm süren bir anlayış.
Onlar ve takipçileri insan vücudunun dört temel sıvıdan oluştuğunu iddia etmişlerdir.
Bunlar; kan, balgam, sarı safra ve kara safradan oluşmaktadır.
Onlara göre hastalıklar bu sıvıların dengesinin bozulmasından kaynaklanmaktaydı.
Balgam akciğerle
Sarı safra ödle
Kara safra karaciğerle
Kan, kalple ilişkiliydi.
Ayrıca;
Ateş sıcağı,
Su ıslaklığı,
Hava nemi,
Toprak da kuruluğu temsil ederdi.
Bu yüzden birkaç örnekle şöyle ifade edebiliriz bu yaklaşımı:
Beyin soğuktur, ısınırsa bozulur denir.
O yüzden sıcak bölgelerde olanların beyinden ziyade başka yerleri gelişir denmiştir.
Beyin sıvı içerisindedir, sıvı miktarı artarsa unutkanlık ve kontrolsüzlüğün başlayacağı söylenmiş.
Bu yüzden olsa gerek bu insanlara “beyni sulanmış” denmiş.
Akciğer soğuktur, kalpten gelenle ısınır.
Havayı alır balgam oluşturur.
Balgam pişmemiş, çiğ kandır.
Öd ısıtıldığında sarı safra oluşur.
Üşüttüğümüzde ise yeşile dönüşür.
Öd çalışmadığında adam pır pır eder denmiştir.
Ödlek de buradan gelir.
Karaciğer sıcaktır,vsarı safrayı biraz daha pişirerek saf kan elde eder.
Kanın kemaline ulaşılır.
Kan ısındıkça yanar, buradan da kara safra ortaya çıkar.
(kara ciğerin Türkçede ilk kullanımı “Bağır”dır.
Sonra ciğer, ve daha sonra kızılciğer denmiştir.
En son da karaciğer olarak kullanılmaya başlamış)
Bağrı yanık, kara sevda da buradan gelir.
Netice itibariyle tıp çok yavaş değişen bir alandır, teknolojisi hızla gelişirken, tıp bilimi aynıdır.
SON SÖZ
İbn Haldun hakkında inanın bu satırlar ancak zerre olmaya adaydır.
Böyle bir dehayı anlamak da anlatmak da, dar bir alan sığdırmak da hayli güç inanın.
Günümüz anlayışının her şeyi bildiğini sanan dar kafalıları yüzünden biraz da mayınlı arazide yürümek gibi aslında.
İbn Haldun kimi zaman düşmanlarıyla aynı sipere girmiş, kimi zaman dostlarıyla ayrı siperlere düşmüştür, kendi düşüncesinin sonunda tercihinin sonucudur bu.
Kimi zaman düşmanlarını imha eder kimi zaman da ihya eder.
“Kimse sınanmadığı günahın masumu değildir.”
Kısaca hayatından ve teorilerinden bahsettiğimiz İbn Haldun,
Hayatı söz konusu olduğunda herkesin bir şaşkınlık, hatta beklide bir hayal kırıklığı yaşadığının farkındayım.
Şahsıma yapılan geri dönüşlerden, insanlığı, devlet adamı anlayışı yüzden zalim, kabul görmeyen tercihleri yüzünden adam satan, hain vb. olarak görüldüğünü, dolayısıyla şaşkınlıklarını hatta kızgınlıklarını gizleyemediklerini görüyorum.
Bir söz vardır muhatabınızın ayakkabılarını giyip onun geçtiği yollardan geçmeden bir yargıya varılmamalıdır.
Ben, bizim İbn Haldun’a, hayatına sınanmamışlığın kibri ile baktığımız kanaatindeyim.
Bu deha, aristokrat bir aileden gelmektedir, ailesinde dedesi, babası, abisi hep devlet kademelerinde görev almış haciplik, vezirlik yapmışlardır.
Bu yüzden hayatı saraylarda, konaklarda geçmiştir.
Bu hayata alışkındır ve bu durumdan elbette memnundur.
Fakat bunu sürdürebilmenin kuralları ve bedelleri vardır.
O ciddi bir yanılmaz öngörü sahibi olduğundan olsa gerek yaptıkları çoğunlukla yanlış değerlendirilmiştir.
Tamamen rasyonel bir anlayışa sahip olan İbn Haldun’dan veya onun yerindeki herhangi birisinden başka ne beklenilebilirdi bilmiyorum.
Özel hayatında büyük dramlar saklayan İbn Haldun, duygularını bir tarafa bırakmayı bir başarı olarak gören birisidir.
“Hiçbir zaman duygularımla karar vermedim, sadece annem ve babamın vefatı dışında.
Ama o yanlıştan da ağabeyim döndürdü beni,
Ondan sonra hiçbir zaman duygularımla hareket etmedim” demiştir.
Elbette bir de karısı Yasmin dışında.
Dramlar barındırıyor dediğimiz İbn Haldun;
Daha henüz 16 yaşındayken veba salgınında ailesinin büyük bölümünü; annesini, babasını, dedesini kaybetmiş bir ergendir.
Sonrasında yıllar sonra da gemi kazasında tüm ailesini kaybeden bir babadır.
Hayatı hep pamuk ipliğine bağlı azraili beklemekten katılaşmış bir devlet adamıdır.
Bunun dışında;
Çok iyi bir hoca, eğitmen, öğretmendir.
O meşhur 1348 Veba Salgınında 16’sında hocalarının da büyük bölümünü kaybettiğinden,
Eğitimi de yarım kalan bir gençtir.
Buna rağmen kendini sürekli geliştirebilmek için nerede olursa olsun yetkin akılları bulup dersler alan bir talebedir.
Yine bu yüzden olsa gerek, klasik felsefi, kelami gelenekte başarılı bir eseri olmayan bir yazardır.
Ama anlaşılması hala çok zor olan Gazali’yi ve Razi’yi okuyup anlayabilen bir talebedir.
Gazali’yi en iyi anlayan da İbn Haldun’dur, doğrudan Gazaliden değil, ama Razi üzerinden gelen yorumunu çok iyi incelemiş, tarih tezini de bunun üzerine kurmuş bir bilim adamıdır.
Razi’nin Muhassal kitabını da en ince ayrıntısına kadar didik didik etmiş tabi Nasrettin Tusi’nin ona yazdığı eleştiriyi de dikkate alarak,
Gazaliyi bir de Abili üzerinden Razici kelam anlayışıyla okuyan bir dehadır.
Ders vermeyi de asla ihmal etmeyen bir hocadır.
Ders vermeden yeni sorulara yeni cevaplar bulmadan sadece bilgili olunabileceğini,
Tekrar etmenin her kademedeki öğrenci, devlet adamı, hocalara ders vermenin,
Bilgiden bilgi üretmenin onu bir bilen, bir bilgin, yapacağını bilen bir alimdir.
Sadece bilimin nedenler ve nasıllar üzerine kurulu yapısının değil,
Kendisini tanımanın yolu olan niçinlerin de peşinde koşan irfan sahibi bir ariftir.
Niçinler üzerine de kafa yoran dinine riayet eden maliki mezhebinden bir mütedeyyindir.
Ehli tarik değil ama tasavvufu çok önemseyen
Tasavvufu, varken yok gibi yaşamak olarak gören
Bu yüzden Tasavvufun toplumun çürümesine engel olacağını düşünen bir iman sahibidir.
Evet hep aklıyla hareket eder, rasyoneldir İbn Haldun.
Kararlarını kendisinin de ifade ettiği gibi duygudan uzak reel düşünerek almıştır.
Bu onun zaman zaman insanlıktan çıktığı yanılgısına düşürür insanları.
Oysa İbn Haldun dönemi iktidarların çok kısa sürelerde sürekli değiştiği bir dönemdir.
Yaşanılan yerler bugünkü anladığımız manada ülkeler değil, irili ufaklı şehirlerden ibarettir.
Fas, Tunus, Şam gibi.
Sınırlar da elbette buna bağlı olarak günümüzden çok farklıdır.
Endülüs dahil.
Kim kabile desteğini biraz arkasına alırsa isyan başlattığı, iktidarların genellikle birkaç ay ve birkaç yıl ile sınırlı olduğu bir dönemdir.
Bu kadar değişkenlik içerisinde sabit kalmak, mezarlıkta yerini sabitlemekten öte gidemeyeceğinin de dikkate alınması gereken bir dönemdir, bu dönem.
Hayatınızın sultanın iki dudağı arasından çıkan söze bağlı olduğu,
Veya o günkü ruh haliyle ilgili olduğunu düşündüğümüzde…
Özellikle de Haldun gibi bir karizmaysanız herkesin düşmanlığını kazanmanız da kaçınılmazdır.
Düşünün sadece ders vermeye karar verdiği, her şeyden uzaklaştığu bir dönemde bile düşmansız kalmaz İbn Haldun.
Bu kez diğer hocaların düşmanlığı ve entrikalarına maruz kalır.
Zira İbn Haldun’un dersleri tıka basa dolu iken diğer hocaların derslerine gidenlerin sayısı gözle görülür bir şekilde azalmıştır.
Sürekli teyakkuzda her türlü saldırıya hazır olmak ve hayatta kalabilmek,
Her erk tarafından istenir olmak, karşılığında büyük servetler veya ölüm seçeneği ile karşı karşıya olmak.
Kime nasıl güvenebilir insan, bilgisi ve kendisi dışında.
Sultanın burada düzen varsa o benim.
Kimin ne alacağını kimin ne getireceğini ben belirlerim.
Ben güneşim devlet de ağacın gölgesi değil mi,
Eğer bu ağacın altından çıkmak isteyen varsa çıksın.
Benim güneşim herkesi yakmaya yeter, dediği bir dönem.
Evet rasyonel bir adamdır ve bu konuda katıdır.
Ben insanlığın bilgi uzayını geliştirdim demekten geri durmayan bilim adamıdır.
İlginç olan ise tamamen haklı olmasıdır.
Öğrencisi Askalani İbn Haldun için;
“Hoca az şey bilir ama çok ve çok iyi anlatır” demiştir.
Çünkü, muazzam bir hatip.
Muazzam bir dil bilgini acayip bir yeteneği olan birisidir.
Kabileleri ikna bilgi ve kabiliyetin fazla olması sultanların şiddet ve baskıyla bir türlü başaramadıkların kısa sürede yapması yüzünden,
Bazı sultanlar, Emirler onun sihirbaz ve tılsımcı olduğuna inanmış ve bu tılsımı kendilerine öğretmesi için baskı bile yapmışlardır.
Kabile lideri: “Büyü yaptığın söyleniyor. Doğru mu?” dediğinde,
“Haşa sultanım sihir ve büyü vardır ama yasaktır ben bu işlere bulaşmam der.”
Sultan “yani büyünün varlığını kabul ediyorsun” der.
“Elbette kabul ediyorum ama benim yaptığım büyü değil akıldır”
Sultan: “benim bir çok bilginim var onlar neden aynısını yapamıyorlar?”
“Sultanım zeka, akıl, ayrı, bilgi ayrıdır.”
“Bir çobanı okutursanız o da bilgin olur ama zeka yeteneği Allah’ın bahşettiği bir yetenektir.”
“Peki sihirle ilgili bilgin var mı?”
“Bilgim var ama yeteneğim yok der.”
Aslında;
Gözlem yeteneği çok yüksek birisi,
İyi bir Hoca,
Hem övgünün hem yerginin zirvesini tatmış,
Özgüveni çok yüksek,
Desteğinden hep medet umulmuş,
Muhalefetinden hep korkulmuş birisidir.
Özgüveninin tezahür ettiği alanlardan biri kıyafetidir.
İnsanlar genellikle başkalarına göre giyinir, o kendine göre giyinir.
Mağrip kıyafetini her ne mevki ve makamda olursa olsun, nereye giderse gitsin çıkarmaz.
Ki bu kıyafet, köylü kıyafeti olarak kabul gördüğünden olsa gerek bu yüzden hep alay konusu olsada.
Kimliğinden kökünden hiç taviz vermez.
Evet doğrudur;
Azledilince alçak gönüllü,
Makama gelince kimseyi tanımayan,
Makam için üçüncü şahıslara zarar vermekten çekinmeyen,
Kesinlikle affetmeyen,
Yaralamak yerine öldüren, yaralanın intikam alamaması adına.
Sahte evrak düzenlemekten hiç çekinmeyen,
İlim sahibi,
Hitabette ve kitabette mükemmel olandır O.
Şaşmaz öngörü sahibidir.
Timurla görüştükten sonra öğrencisine; Timurlar sert bir rüzgar, ama gelip geçicidir, sen asıl Osmanlı’dan kork diyecek kadar korkunç bir öngörüye sahiptir.
Fetret devrini yaşamakta olan Osmanlı için düşüncesi bu kadar nettir.
Öldüğünde Sufiyye Kabristanına gömülmüştür, fakat günümüzde maalesef mezarı dahi bilinemeyen bir fanidir O…
Mukaddime’de “Her son yeni bir başlangıçtır.
Nihayete eren eylem, peşinden sürükleyeceği yeni eylemlerin ilk kıvılcımıdır.
Bu sebeple kaybettiklerimize üzülmenin manası yok,
Çünkü insan çoğunlukla kaybetmekten başlar.”
Demiştir İbn Haldun.
Tek Yasmin’i kaybettikten sonra yeniden başlayamadığını düşünür, diğer kayıplardan sonra hep yeniden yeni şeylere yelken açabilmişken
Ondan sonra yeni şeyler eklemekte hevesi yoktu sanki, “değirmen boşa dönüyor” kendi kendini yiyordu adeta.
Yenilenmenin, yeni bir şeyler öğrenmenin zaruretinden bahseder hep.
Bunun şart olduğunu söylediği bir günde;
“İnsan beyni değirmen taşına benzer. İçine yeni bir şeyler atmazsanız kendi kendini öğütür” demiştir.
O da kendi kendini öğüttü belkide, ama öğütleri hala yaşıyor ve hayat vermeye devam ediyor.
ÖĞÜTLERİ ve SÖZLERİ
Hiçbir günahı küçük görme, hasetçiye destek olma,
Facire(haram ve günaha dalmış kötü insan) acıma, nanköre iyilikte bulunma,
Düşmana olduğundan farklı görünme,
Gıybetçinin sözünü tasdik etme,
Haine güvenme, fasık (kötülük eden, fesatçı) birini idareci yapma,
Dalalete ( sapkın, doğru yoldan çıkan, ayrılan) düşmüş birine tabi olma, ikiyüzlü birini övme,
Hiçbir insanı küçük görme,
Fakirin isteklerini geri çevirme,
Batıl bir şeyi iyi ve güzel kabul etme,
Soytarıya yüz verme, vaatlerine uy,
Kibirlenip övünme, öfkelenip darılma,
Ümidini kesme, mütekebbir (kibirli, kendini beğenmiş) yürüme,
Ahireti kazanmakta gevşeklik gösterme, ahiret mükafatını dünyada isteme,
Korktuğun veya sevdiğin için zalime göz yumma,
Fakihlerle ( fıkıh uzmanı, anlayışlı, zeki kimseler) çok istişare yap,
Kendini ağırbaşlı ve vakur biri olmaya alıştır,
Tecrübe, akıl ve hikmet sahiplerinden istifade et,
Müsrif ve cimrilerle istişare etme ve onların sözünü dinleme, çünkü onların zararları yararlarından çoktur.
Kimsenin iç alemine karışma, imseyi iç alemine karıştırma.
Kimseye iç alemini açma, gizli tut, yan; ama tütme.
Kalpleri müteferrik( ayrılmış, kısım kısım bölünmüş) olanları akıl birleştirmez.
Her akıl gücünün yetmediği ve idrak edemediği şeyleri inkar eder.
Merhamet masum olduğu için her kalbe misafir olmaz.
Mağluplar galipleri taklit eder.
Kıtlık zamanlarında insanları açlık değil, alışmış oldukları tokluk öldürür.
Fitil söneceği zaman parlar ve yanmakta olan vehmini verir.
Halbuki onun bu parlaması sönmesinden ibarettir.
Babasının edeplendirmediği kişiyi zaman edeplendirir.
Borçlanmamaya özellikle önem verir.
Buna bir hadis ile açıklama getirir:
Ya Resulallah, ne kadar da borçtan Allah’a istiaze( Allah’a sığınmak) ediyorsun diye sorulduğu vakit “Çünkü insan borçlanınca konuşur, ama yalan söyler, vadeder lakin sözünden döner”…
Cimrilikten sakın. Bil ki insan, Rabbine ilk olarak cimrilikle asi olmuştur. Rabbine asi olmuş biri rezil rüsva olup, helaka uğramış biri konumundadır. Şu ayet, bu gerçeğin ifadesidir:” Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte kurtuluşa erenler onlardır”.
İnsan yaşı kaç olursa olsun öğrenmek, anlamak, bilmek kendimize olan borcumuzdur.
Dinimizi parçalayarak onun parçalarıyla dünyamıza yama vuruyoruz. Bundan dolayı hem dinimizi hem dünyamızı kaybediyoruz.
İnsanlar sadece bir dış dünyanın var olduğunu düşünmemelidirler; çünkü içimizde içsel bir dünya vardır. İnsanoğlunun sorumluluğunda her iki dünyayı bilip keşfetmek yer alır.
Ve daha sayısız tavsiyeler ve sözler.
Her rızaya talip olanın hayal ettiği gibi, huzuru hazırda razı olunanlardan olman dileğiyle…
Huzuru hazırda hazırlıklı olmak temennisiyle…
Muhabbetle…
Yavuz KARA